Kritik Zamanlar: 1999-2000
        9 Ekim 1998 süreci başladığında ben Avrupa'da koordine görevindeydim. ABD açıklamaları, Atilla Ateş'in Hatay'daki konuşmalarını, tehditlerini ve diğer gelişmeleri izliyordum. Arada bir Şam’daki Abdullah öcalan'ın hem kendisiyle hem de akademideki arkadaşlarla ilişkilerimiz oluyordu. Fakat bizimki biraz da uzaktan takipti. O nedenle bir gelişme olacağını, Abdullah öcalan'ın orada zorlanacağını, Suriye'nin artık bu ağırlığı kaldıramayacağını tahmin ediyorduk. Ama çok da işin içinde, müdahale edebilir konumda değildik ve bizim görüşümüz de fazlaca sorulmuyordu.
Faysal Dunlayıcı
15.12.2006 - 14:52
Kritik Zamanlar: 1999-2000

PKK ‘den ayrılışımız yoğun bir tartışmaya yol açtı. örgütün kuruluşundan bu güne kadar, bu çapta bir ayrılma yaşanmamıştı. öcalan bu ayrılmayı bölünme olarak adlandırmıştı. Eğer Kongra Gel birinci kongresinde hedeflenen ve programa da yansıtılan değişim gerçekleştirilebilseydi, alınan kararlar uygulanabilseydi, böyle bir ayrılığa gerek kalmayabilirdi. çünkü o program ve kararlarla, örgütün yeniden yapılanması, çağdaş demokratik bir harekete dönüşmesi, demokratik dünya ve Kürtlerle iyi ilişkiler geliştirmesi ve terör listelerinden çıkması mümkün olabilirdi. Ama müdahale edildi ve süreç tersinden işledi. üzerimize ağır gelindi, fiili ayrılmadan çok önce bir teşhir kampanyası geliştirildi. Basın bizlere kapatıldı ve sistem kendisini daha da katılaştırarak degişimi dışladı.

Bunun kuşkusuz çok çeşitli nedenleri var. öcalan’ın İmralı’da bulunmasından, örgüt yönetimini bir siyasal ve ideolojik rant olarak algılayan dogmatik grubun dayatmalarına varana kadar, pek çok neden sayılabilir. Değişimin karşısında durduğu düşünülürse, Kürt sorununu çözmek istemeyen devlet için, sertleşen ve savaş kararı alan bir örgütü Dünya ile daha rahat karşı karşıya getirme imkânı vardı. Bu nedenle de, en azından bir yönlendirme yapıldığını söylemek mümkün.

Ayrılışımızın ardından ve daha biz PKK’ ye tek bir eleştiri yöneltmemişken, hakkımızda ağır ithamlar yapıldı. Hain olarak suçlandık. Güneyli siyasal partilerin ve ABD’nin işbirlikçileri olarak kamuoyuna lanse edildik. Güçlü bir basın olanağımız olmadığı için, sınırlı olarak kendimizi savunmaya ve eleştirilerimizle birlikte ayrılış nedenlerimizi anlatmaya çalıştık. Ayrılan gurubun büyük bir bölümü PKK’ de yönetici konumunda olduğu için kendimizi anlatmada hayli zorlandık.

Ayrılışımızı takiyye olarak –(Osman öcalan’ın durumu bu çevrelerdeki kanıyı daha da güçlendirmiştir-) değerlendirenlerden, eleştirilerimizi yetersiz bulan arkadaşlarımıza ve diğer Kürt çevrelerinin eleştiri ve suçlamalarına kadar olumlu-olumsuz tepkiler aldık. Bunların hepsi doğaldı ve çoğunda da haklılık payı vardı.

Bize yönelik genel eleştirilerin yanı sıra, her birimize yönelik bireysel eleştiri ve suçlamalar da yapıldı. Kişilerin kendi anlayışlarından kaynaklanan eleştirilere cevap vermeme kararı aldım. çoğu haksız suçlamalar olmasına karşın, onları sorun yapmadım. Bireysel tepkilerin, kişilerin kitap ve yazılarına insafsız ve gerçekle ilgisi olmayan suçlamalar olarak yansımasını da kendi açımdan problem yapmadım. Ama PKK’den gelen ve yaşanmış tarihsel süreçleri çarpıtan ve kamuoyuna yansıtan suçlamalara da cevap vermek gerektiğine inanmaktayım. çünkü tarihsel süreçlerle oynamak ve onları resmileştirmek; gerçekleri saptırmak, kamuoyunu yanıltmak, muhatabını töhmet altında bırakmak kadar, çarpıtana da zarar verir. Bunların başında, Roma süreci gelmektedir.

Bu çalışmada gücüm yettiğince ve  Roma sürecinden başlayarak, önemli dönemeçleri ve tanıklığımı kamuoyu ile paylaşmaya çalışacağım. Bu çalışmada okuyucu kafasındaki her soruya cevap bulamayabilir, ama en azından bir bölümünün netleşmesine katkı sunacağına inanıyorum.

öcalan’ın Avrupa’ya çıkışı


9 Ekim 1998 süreci başladığında ben Avrupa'da koordine görevindeydim. ABD açıklamaları, Atilla Ateş'in Hatay'daki konuşmalarını, tehditlerini ve diğer gelişmeleri izliyordum. Arada bir Şam’daki Abdullah öcalan'ın hem kendisiyle hem de akademideki arkadaşlarla ilişkilerimiz oluyordu. Fakat bizimki biraz da uzaktan takipti. O nedenle bir gelişme olacağını, Abdullah öcalan'ın orada zorlanacağını, Suriye'nin artık bu ağırlığı kaldıramayacağını tahmin ediyorduk. Ama çok da işin içinde, müdahale edebilir konumda değildik ve bizim görüşümüz de fazlaca sorulmuyordu. öcalan'ın tarzı biliniyor. Kendi yakın çevresi, evde oluşturduğu yoğunlaşma grubu ve sonradan öğrendiğimiz kadarıyla da akademideki yönetimle tartışarak, yeni duruma ilişkin değerlendirmeler yapıyordu. O dönemde kendisi bir çıkış kararı veriyor, Dağ ile bu temelde ilişki kuruyor. Rıza Altun o zaman mahmur’dadır, onunla ilişki kuruyor ve hatta Rıza onun için her olasılığa karşı tedbir olarak bir ev hazırlatıyor. Bunların hiç birinden haberim yoktu. Hatta kendisi Yunanistan'daki Rozerin ile ilişkilenerek oraya gelip gelemeyeceğini, kendisine orada yardım edilip edilemeyeceğini tartışıyor. Bizim alanımız olduğu halde bundan da Avrupa yönetiminin haberi olmadı. Yani Ayfer Kaya'yı, Baduvas'ı çağırması, uçakla Atina'ya gelmesi, havaalanında içeri alınmadıktan sonra Mahir Welat ile ilişkiye geçmesi, Mahir Welat'ın Rusya'dan ilişki kurarak kendisini Rusya'ya aldırması, -bunlar tamamen bizim bilgimiz dışındaydı. Yani bu konularda, gizlilik adına ne bize bilgi verdi, ne de bizden bir destek istedi. Ama sanıyorum 11 Ekim günü Rusya'ya vardıktan sonra bizimle ilk kez konu hakkında açık bilgi vererek konuştu. Uluslararası bir komplo olduğunu, Suriye'den çıkmak zorunda kaldığını, Rusya'da durumunun iyi olduğunu, ama burada uluslararası komployu deşifre etmek gerektiğini, bu nedenle TV'nin hazırlanması gerektiğini vb. bildirdi. O dönemde de Med TV’ye Türkiye’den ekran karartıcı sinyal gönderiliyordu ve biz 9-10-11 Ekim günlerinde televizyonda haberleri veremez durumdaydık. Yayın yapılıyordu gerçi, ama dışarıdan TV izlenemiyordu. Kendisi de ısrarla çıkışını ve uluslararası komplo hakkında bir program hazırlanması gerektiğini bildiriyordu. O zaman biz Günay Aslan'ı Londra'ya gönderdik. Londra'da esasta Hıristiyanlara ait bir televizyonun küçük bir odası hazırlandı. Ora üzeri öcalan 12 Ekim günü ilk canlı yayına katıldı. çıkışını vb. geniş biçimde anlattı. Ondan sonraki yaklaşık bir aylık süreçte sürekli olarak kendisi veya onun adına Mahir Welat TV üzerinden açıklamalarda bulundu.
Genel gelişmelere ilişkin ve kendi çıkışı ile ilgili olarak Avrupa'da çıkan bütün haber ve yorumları derleyip öcalan'a iletiyorduk. Bu konuyla Serxwebûn dergisi bünyesinde oluşturduğumuz bir komite ilgileniyor ve günlük olarak yayınları fakslıyordu.

Devam edecek…
Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe