Öcalan İtalya’dan Çıkıyor

 

Bu konuşmadan iki üç gün sonra Ali Haydar Kaytan ile birlikte, Ermenistan elçiliğinden dostlar aracılığıyla çok kısa bir sürede vizelerimizi aldık ve Atina havaalanından Erivan’a gittik. Erivan’da daha önce Avrupa’da kalan Dersim’li Ayten ve Türk Cihan (daha sonra İsviçre’de örgütten ayrıldı) ile buluştuk. Onlar bizden önce oraya gelmişlerdi. Ermenistan sorumlusu o zaman sağır Sabri arkadaştı. Biz dört arkadaş elimizdeki pasaportlarla İran sınırından geçmeyi denedik, fakat geçemedik. Bizi geri çevirdiler. Rıza Altun o zaman Kongre yerinden Urmiye’ye gelmişti. Kendisiyle telefon görüşmesi yaptık. Bizi aldırmak için İran’lılarla konuşacağını söylemişti, ama aldıramadı. Yani böyle en azından iki haftalık bir süre yolda oyalanmayla geçti. Tabi biz bu arada sürekli Roma’daki durumu soruyoruz. Ayfer Kaya arada bir bize telefonla bilgiler veriyordu. Fakat Erivan’dayken bir gece evde otururken Mahir Welat bize telefon açtı. Sabri arkadaşın telefonuyla bizi aradı. Benimle konuşmak istedi. Telefonu aldım, “Buyurun Mahir arkadaş” dedim.
 

“Bir arkadaş var yanımda, seninle konuşacak” dedi. Baktım, Abdullah Öcalan’dı.
 

Yani Abdullah Öcalan’ın Roma’dan çıkışını da böyle öğrenmiş olduk. Biz artık Avrupa’dan ayrılmıştık ve Avrupa sorumlusu o zaman Şahin’di.
 

Öcalan; “Oradan çıkışımız daha iyi oldu. Orada bizi sıkıştırıyorlardı. Bakalım, belki sizin bulunduğunuz yer üzerinden dağa geçeriz. Fakat burası da bana en az altı ay kalma garantisi vermiş durumda. Mahir arkadaş bu konuda güvenceler almış. O nedenle buraya gelmeyi uygun gördük ve böyle bir karar verdik” dedi ve artık tabi bizim açımızdan söyleyecek bir şey kalmadı.
 

Kürdistan’a Varış

 

Birkaç gün sonra, dört arkadaş, Nahcıvan üzeri yürüyerek İran’a geçtik. Oradan da Xınêre’ye, kongre yerine ulaştık. Ocak ayının sonlarıydı. Kongre devam ederken Öcalan Rusya’dan çıkarılıyor, Kırgızistan’a, Yunanistan’a götürülüyor. Bu olaylardan ne bizim, ne kongre divanının haberi oluyor. Hiç kimsenin bilgisi olmadı. Yunanistan’dan sonra Kenya süreci başladı ve Öcalan orada yakalandı. Yakalanmanın ardından bize ilk yaklaşım şu oldu: Ali Haydar Kaytan ve ben merkez listesinden çıkarıldık. Ortak kararla merkez adayı olmamamız ve bir yıl süreyle birinci dereceden sorumluluk almamamız kararı verildi ve hakkımızda soruşturma başlatıldı. Oysa biz Avrupa’dan bir ay önce çıkmışız, ve Öcalan’ın Roma’da kalması kararıyla oradan ayrılmışız, ama Şahin bu olaylar olurken Avrupa sorumlusu olduğu halde, hem merkez listesinde kaldı, hem hakkında bir soruşturma dahi başlatılmadı. Daha sonra arkadaşlardan oğrendik ki, Öcalan bize “gidip gelin” demiş, ama kongre divanına da “orada kalsınlar, buralara bir daha gelmesinler” talimatını vermişti ve zaten bize karşı bir önyargı ve tepki oluşmuştu.
 

Öcalan’ın Komploya Uğramasına Yol Açan Hatalar

 

Suriye’den çıkış ve bizim Avrupa’da olduğumuz sürecin gelişim biçimi kısaca böyle özetlenebilir. Tabi ayrıntılar var. Siyasal değerlendirmeler yapmak gerekir. Şu anda hatırlamadığım ama süreci etkileyen önemli noktalar olabilir. Onlar da yeri geldikçe anlatılabilir.         
 

Burada anlattıklarım olayın daha çok teknik boyutlarıyla izahını içeriyor. Belki sonuçları itibarıyla tam olarak teknik bir boyut olarak da tanımlanamaz. Dünyanın yaklaşımı, Öcalan’ın kendisinin durumu, Avrupa politikaları, o dönemde halkın, Kürt aydınlarının ve siyasetçilerinin, yine Türk sol örgütlerinin yaklaşımı, vb. itibarıyla önemlidir ve bunlardan bazı ipuçlarına ulaşılabilir. Ama işin diğer boyutlarının da anlaşılması gerekiyor: Öcalan Roma sürecinde ne yaşıyordu, nasıl bir ruh hali içindeydi? Bunu da değerlendirmek önemlidir.
 

Bazen çok esnek, demokratik, çözüme çok yatkın, dünyayı ikna edebilecek çözüm önerileriyle ortaya çıkarken, bir yandan da yine aynı süreç içerisinde en sert, en anlaşılmaz – PKK’den istifadan tutun, savaşı tırmandırmaya kadar- konuşmaları da o ruh hali içerisinde yapabiliyordu. Çevresinde bir grup arkadaş vardı. Ve başka arkadaşlar da sürekli gidip geliyorlardı.
 

Ben bir dönem Roma’da kaldım. Akif Hasan ve Dilan arkadaş da oradaydı. Ayrıca Avrupa yönetiminden Mizgin Şen ve Haydar Ergül arkadaşlar oradaydı. Bazı arkadaşlar da kısa aralıklarla gidip geliyorlardı. Yine Avrupa’da faaliyet sürdüren yönetimdeki arkadaşlardan çok geniş bir kesimi istediği zaman bir araya getirme imkanı vardı. Fakat Roma sürecinde Öcalan, hiçbir zaman, ayak üstü yaptığı kısa tartışmaların dışında, yönetimi bir araya getirme, bizimle tartışma tutumunda olmadı.  PKK’den istifadan tutun, Türk Sol örgütleriyle o dönemde oluşturulan Demokratik Güç Birliği, Kürt örgütleriyle ilan edilen yedi maddelik çözüm paketi ve ulusal birlik çağrıları, 6. Kongre için verdiği perspektifler, Avrupa değerlendirmeleri, örgütü başka bir biçime dönüştüreceğine dair yaptığı açıklamalarla ilgili bizimle, yönetimiyle, kadrolarla en ufak bir derli toplu tartışmaya hiç tanık olmadım. Belki yanında ya da evde kalan bir iki kişiyle tartışmış olabilir, fakat kendi yönetimiyle resmi, bu tür önemli konularda görüş alışverişi içerecek herhangi bir toplantı, tartışma, birlikte sonuca varma ve o sonuçları açıklama gibi, bir hareketin liderinin yapması gereken şeyleri hiç yapmadı.
 

Esasında Öcalan tarzı siyaset Lübnan’da da, Suriye’de de çok daha farklı değildi. Yani kendisi, kendi ifadesiyle yoğunlaşır, o yoğunlaşması üzerinden gelir, çözümlemeler yapar ve o çözümlemeler bizim için taktik, perspektif, hatta zaman zaman stratejik konu halinde algılanır ve gereği yapılmaya çalışılırdı. Şimdi gerekleri de çok fazla istikrarlı bir biçimde yaşama geçirilemiyordu, çünkü onun yoğunlaşmaları ve çözümlemeleri de sürekli değişkendi. Roma’daki durum da aslında bundan farksız değildi. Aklına gelen, uygun gördüğü, kendi konumunun ilerde alacağı biçimlere göre, kendi konumunu garantiye alabilme kaygısıyla davranıyordu.
 

İnsan bu durumu nasıl izah edebilir? Bence bir izahı var aslında. İzahı, Kürdistan dahil, gerilla dahil, bütün stratejik konular ve Kürt sorununun çözümü dahil her şeyi kendine göre ayarlama, kendi konumuna göre ayarlama durumudur. Eğer kendi konumuna hizmet ediyor, kendi konumunu rahatlatıyor, güçlendiriyorsa, bunlar ya daha da geliştirilebilir, güçlendirilebilirdi ya da bunlardan tamamen feragat da edilebilirdi. Yani bunları yok saymak da, var saymak da ona bağlıydı. Çünkü, diyoruz ya, düşüncelerinde bazen en barışçı, en demokratik ve sıradan taleplerle yetinen, ama onun yanında en keskin, en kabul edilemez, demokratik dünyanın reddedeceği açıklamalar da yapabiliyordu. Bundan çıkan sonuç bana göre şu: Eğer kendi konumunu güçlendiriyorsa ikisi de olabilir. Örneğin savaş çok daha geliştirilip tırmandırılabilinirdi ya da gerilla dağıtılabilirdi de.
 

Ben, Roma’daki ruh halinden bunu anlıyorum. Yani aslında Kürdistan’ın, verilen mücadelenin, bunca şehidin –ki o dönemde onlarca insan onun için kendini yaktı, insanlar cezaevlerinde, dışarıda açlık grevlerine, ölüm oruçlarına yattılar- sorumluluğuyla davransa, kendi konumundan feragat etmesi, kendi konumunun tehlikede olması ya da olmamasına önem vermeden tutarlı bir siyaset izlemesi ve bunda ısrarlı olması gerekirdi. Fakat o politik zikzakların hepsini kendisinde görmek mümkündür. Bu tabloda tipik bir Ortadoğu tarzı  yönetim anlayışı görülüyor: Eğer Avrupa bana iltica veriyorsa, Avrupa demokratiktir; vermiyorsa, Avrupa bütün geçmişiyle reddedilebilir. Avrupa’ya en ağır sözler söylenebilir. Eğer gerilla o gün için onun konumunu güçlendiriyorsa, kalmalıdır. Çünkü Suriye’deyken onun konumuna hizmet ediyordu, dolayısıyla gerillanın geliştirilmesi gerekirdi. Bu Şam politikalarının öyle olduğu anlamına da geliyor. Ama Avrupa’ya geldiğinde, geçmişte pratiği epey eleştirilen PKK’nin de, gerillanın da reddedilmesi gerekiyordu ve reddetti aslında. PKK’den istifasını başka türlü yorumlamak mümkün değildir.
 

Buna rağmen Avrupa kendisine cevap vermedi. Cevap verseydi, bana göre, geçmiş bütün suçlar, eksiklikler, uygulamalar, vb. ne varsa hepsini o gün reddetmeye hazırlanıyordu. Yani bütün sorumluluğu “kızağa çekeceğim, danışman olarak kalacaklar” dediği Cemil Bayık’tan tutun Murat Karayılan, Duran Kalkan, Mustafa Karasu gibi savaşı yönetmiş komutanlara yükleyecekti. “O benim partim değil, ben zaten onu reddediyorum ve onlar bu kişilerin uygulamalarıydı” diyecekti. O döneme kadar olan PKK’yi de, gerillayı da reddedecekti. Fakat bütün bu çağrıları demokratik dünyadan, Avrupa’dan cevap bulmadı. Ya Avrupa’nın çıkarları buna uymadı, ya Avrupa-Türkiye ilişkileri buna engel oldu ya da Avrupa Öcalan’ın samimiyetine inanmadı. Çünkü geçmişte de Avrupa’ya dönük çağrılar var. Mesela, benim özellikle Avrupa’da cezaevinde olduğum süreçte, Avrupa’da uygulanan şiddete ilişkin bir anekdot var. O, bu konuya da açıklık getiriyor.
 

Faysal DUNLAYICI

Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe