Yüzyılların öncesinden bakıldığında, dünyanın yeni yüzü: cüzzam. çarpılmış, kırılmış bir ifadesi var insanlığın. Hiç bir şey gerçekte olduğu gibi görünmüyor, her şey kendi gerçeğini gizliyor veya gerek kendisinin, gerekse dış dünyanın yenilenen gerçeği karşısında anlayış gücü gösteremiyor. İnsanın çehresindeki bu çarpılma, yeni görünümlere alışık olmayan eski zihinsel aynanın görme tarzındaki eksiklikten mi kaynaklanıyor? Yoksa gerçek anlamda insan, insan olmaktan çıktı mı? Aslında her iki durumda da, sonuç aynıdır: Yeryüzü hiçbir açıdan eskisi gibi değil ve oluşmakta olan yeni durum, ancak tamamen yeni bakış tarzlarıyla anlaşılabilir. Zihniyetin baştan aşağıya değişmesi demektir bu. Bu noktada, sözün söylenmesi kolay, ama onun uygulaması zordur; zaten asıl çarpılma da bunun bir sonucu değil mi?


         Küresel sorun, kültürlerin bir çatışmasından ileri gelmiyor; -kültürel akımlar, küresel ekonomik düzenlemenin yarattığı girdaplara direnmeye çalışıyor. Küresel olan, aynı zamanda bireysel olandır da. Sonuçta yaşanan, kültürlerin kendi kimlik bunalımları biçiminde görünmek zorundadır. Küresel değişimin doğrudan etkisindeki kimlik ve kişilik bunalımları. örnek: Geleneksel inançların yarattığı inançsızlık, kendini yanılsamalı tarzda diğer kültürlere tepki biçiminde, dahası, bir radikalizm biçiminde ifade ediyor. Doğu ve Batı, insanlık zihniyetinin eski bataklıklarıdır; şimdi kültürel arayış bu bataklıkta çırpınıyor. Dünyanın Doğu ve Batısı, sadece birer kavramdır; var olmak için birbirini gereksinen, ama ille de düşmanca var olmak bir kadermiş gibi programlanan kavramsal var oluşlar. Batı, Hıristiyanlık olarak tanımlandı, oysa hala o büyük ölçüde bir pagandır, putperesttir; ve geçmişte de böyleydi. Doğu, İslami bir cephe olarak tanımlanıyor, oysa bu sadece onun çarpık bir resmidir.  Gerçekte insanlık, dünyanın gerçekten de biçimde bir küre olduğunu ve yönlerinin göreceli olduğunu bu yüzyılda anlamak zorunda kalacaktır. Avrupa, dünyanın etki merkezi olmadığını anlamakta zorlanıyor; oysa eskiden buna inanıyordu; geride kalan bütün bir dünyanın sömürgeleştirilmesi onun eseriydi. Dolayısıyla Avrupa’nın da, ve her kültürel bütünden daha fazla onun, bir kimlik bunalımı var.


         Yeni binyıla ulaşmakta kullandığımız son basamak, 20. yüzyıl, kitlesel inançların damgasını vurduğu ve neredeyse her şeyi belirlediği bir yüzyıldı. İnanç, oysa, daha yüzyılın başında, insanlığın güvenmesi gereken düşünürler tarafından, gerçekten kaçışın bir mekanizması olarak doğru tanımlanmıştı. İnanç, (işte: İslam inancı, sosyalizme inanç, çok daha erken bir inançsızlığa dönüşen kiliseye inanç; daha basit bir tarzda, bir insanın dostlarına ya da kendine duyduğu inanç) kendi yaşamsal çıkarlarına uymayan gerçekleri görmezden gelmenin inancıydı. Bir şeyi bilmekten ziyade, ona inanmak,- işte korkunç olan buydu ve bunun farkına ancak bugün varılabiliyor. Gündemde olan, inançların çöküşüdür. çökmesi gereken şeydir çöken: Buna tahammül ise, hiç kimsenin güncel çıkarına değil. Küresel büyük güçler, hala inançları sömürmekten vazgeçmiş değil, ve sömürülenler hala bu sömürüye zemin olan inançlarından vazgeçmiş değil.


        Şu tabloya bakın: İslam’a Müslümanlar tarafından duyulan inançsızlık, hala o eski kör inanca duyulan rahatlatıcı ihtiyaçtan ötürü, kendini sınır tanımaz bir radikalizm biçiminde ifade ediyor. İslami radikalizm ve onun görülmemiş düzeydeki terör yöntemleri, İslami kurama duyulan kör inancın sonunu duyuruyor. Bir yerde inanç varsa, orda eskiden mümin olanlar artık inanmadıkları için son derece radikal olma ihtiyacı duyarlar. Nerede ölümüne, fedaice, intiharvari kitlesel yönelimler varsa, orada bir inanç ölüyor ve bir zihniyet çöküyor demektir.


          Elbette çökmekte olan sadece İslami dogma değil; ahlaktan siyasete, (umudunuzu kırmak istemem ama) bilimsel dogma da dahil olmak üzere, tüm geleneksel disiplinlerde hızlı bir çöküş yaşanıyor. Elbette, bu çöküşe eşlik eden ve eskisiyle hiç benzerliği olmayan, bir küresel ekonomik biçimlenmeye bağlı olarak.


         Küresel bir kontrol tasarımı da, kürenin farklı yüzlerinde bulunan güç merkezleri tarafından boşa çıkarıldı. Kontrol; kontrol etmemek biçiminde gerçekleştiğinde ancak gerçek  bir kontrol olabiliyor. Tıpkı bireyin psikolog karşısındaki davranışı gibi: Hasta birey, bu özelliğini kendisine itiraf etmediği sürece tedavi edilemez. Ve beklenen şu: Küresel hasta olan “parçalanmış insan” , bu özelliğini kendisine belki de asla itiraf edemez. Tedavi için, hastanın biyolojik kabulü gerek; oysa o, bu hastalığın kendisi olmak durumunda bırakılmıştı; tedavi onun “itlafı” demekti. Açık olmayan sosyalist önerme şuydu: “İnsanoğlu dünyanın kanseridir.” Asya’nın sosyalist köylü devrimlerinde ve Bolşevik devriminin özellikle stalinist dönemlerinde, sosyalist hümanizmin insanlık karşıtı eylemi başka nasıl izah edilebilir?


           Kanser, olağanın dışında bir genetik yapılanmanın düşünme ve yaşama biçimidir. Ve üstünde yaşadığı hayat birimini öldürme biçimi. Kötü talihe bakın ki, bu katı ve bencil toplumculuk, ancak kendi sonunu getirebilme gücüne sahip olduğunu gösterdi. Toplumculuk, yani sosyalizm. Ve katı mülk tutkusu, onun sonunu getirebilme gücüne sahip oldu. Sosyalizm, mülkiyetsizliğin bile mülkleştirildiği bir uygulama olarak tarihe geçti. Daha doğrusu, reel sosyalist uygulamaların sonucunda en acı olan gerçekleşti: İnsan açıkça mülkleştirildi. Dünya sosyalist kutbunun çöküşünün ardından, küreselleşme çağında, küresel sermayenin devletlerarası ilişki ağını da arkasına alarak gerçekleştirdiği engel olunamaz yayılmanın bir sonucu olarak, etnik kültürel yapılanmalar ağır darbeler aldı. Doğal olarak bu toplumsal ve bireysel anlayışların, yaşama ve düşünme biçimlerinin de sarsılmasına yol açtı. Etnik tutuculuk, büyük ölçüde bu küresel açılımın bir sonucu oldu. Daha açık biçimde söylenirse, kültürel ya da etnik tutuculuk, aslında kültürel ve etnik bir erimeyle başa baş yürümektedir. En önemlisi de, burada belirleyici olan, küresel sermayenin doğrultusudur; ve onun yansıması olan düşünce ve yaşam doğrultusu.  


           Bu dünya tablosunda biz Kürtlerin temel bir sorunu şudur: Bir, güç olmak.


           Ve bu sorunu izleyen şu: İki, güce rağmen insan olmak.


          Geçen yüzyılın kutuplaşma mantığının yerini, günümüzde saflaşma mantığı aldı; ancak her halükarda bu iç içe bir saflaşmadır. Küresel varlığın yeni biçimi üzerinde, karşılıklı cepheler yoktur. Bunun yerine iç içe geçmiş ekonomik cepheler vardır. Anlayışların, düşünce ve yaşam biçimlerinin çatışması da, aynı alan üzerinde yaşanmaktadır. Bu yeni biçim; geçen yüzyılın dünya tablosuyla karşılaştırıldığında, büyük bir çarpıklık hemen göze çarpmaktadır. Ancak yine hatırlatılmalı ki, çarpılma yalnızca görülen tablodan kaynaklanmamaktadır, ama eskiyen bakış açısından da kaynaklanmaktadır.


          Küresel sermaye ve onun kontrol mekanizmaları bir vakıadır; bu oluşum ve onun etkileri göz ardı edilerek, siyasal veya kültürel anlamda var oluşunu sürdürmek mümkün olmadığına göre, zihniyetin tamamen yenilenmesi şarttır. Herkesten daha fazla da, biz Kürtler için şart budur: Yalnızca yeni dünyaya entegre olmak değil, ama aynı zamanda onun doğru çözümlenmesini mümkün kılacak bir zihniyet gücü geliştirmek.


           Elbette bu, her şeyden önce ekonomik bir güçtür; bir bilgi birikimidir; bir ulusal medya ağıdır; en genel anlamda bir eğitim-öğretim sorunudur; siyasal olarak uluslar arası alanda gerçekleştirilecek sürekli bir etkinliktir. Daha da ilerisi, gerekirse askeri bir etkinliktir. Ve tüm bu etkinliklerin birbirlerini destekleyecek, hatta içerecek tarzda organize edilmesidir. Şimdi Kürtler adına konuşan herkesin, bu alanların tümüne ilişkin, mümkün olduğu kadarıyla netleşmiş düşünceleri olmalıdır. Ulusal sermayenin oluşması, onun örgütlenmesi, ulusun çıkarlarına uygun biçimde kanalize edilmesi, her şeyden önce halledilmesi gereken bir sorundur.


          Kürtler küresel sorunların dışında değiller, aksine mevcut durumda sorunun tam merkezinde bir yer işgal ediyorlar. Gerçi bugün bir güç olarak hesaba katılmak zorundadırlar; ancak güçlerini birleştirmiş olmaktan uzaklar. Bizim küresel anlamdaki çarpılmaya katılımımız da bu noktadadır. ülkemiz, küresel anlamda, dünyanın en stratejik bölgelerinden birinde bulunuyor. Ve buna rağmen ulusal güçlerimiz hala birleşik değildir; daha da ötesi, birbirleriyle uyumlu bile değildir. Genel olarak gücümüz var; ancak işte bu parçalı durum nedeniyle ne küresel uluslar arası alanda, ne de bölgesel alanda tam olarak ifade edilemiyor ve etkin olamıyor.


           Elbette birlik, farklı olanların birliği değilse, o gereksiz bir şeydir. Bir yerde farklılık varsa, orada birlik gereklidir. Dolayısıyla, şimdiki irili ufaklı örgütler, ancak ulusal bir birlik formasyonu içinde, bugünkü güçlerini kat be kat aşan bir etkinliğin sahibi olabilirler. Ulusal bir çatı altında birleşmiş ya da en azından uyumlu hale gelmiş ve ilişki içinde olan, ve bu ilişkiyi bir ulusal organda temsil gücüne kavuşturmuş bir örgütlenmenin yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Böyle bir yapılanmanın bölgede üstesinden gelemeyeceği bir sorun yoktur. Bu, aynı zamanda dev bir ekonomik gücün de doğuşu demektir; bir ulusal medya gücünün ortaya çıkışı demektir; yine siyasal anlamda küre çapında bir etkinlik demektir.

         Bu, aynı zamanda insanlığın çarpık çehresinin, kendimizden başlayarak düzelmesi ve yeniden insanlaşması demektir.

Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe