Kürtlerin Birliği Artık Hayal Değildir
          Ortadoğu’da oklar İran ve Suriye rejimlerine yönelirken, İsrail’in kısmi Lübnan işgali, bir yoklamaydı. Bir yandan gelecekteki daha yaygın bir çatışma ortamında, Suriye ve diğer militan Arap güçleriyle kendi toprakları arasına daha güvenilir bir set oluşturmak, öte yandan içiçe geçmiş cephelerin karmaşıklığını biraz daha netleştirerek, kendi önünü görme konusunda avantaj sağlamak. İsrail işgali, bu anlamda ilk amaçlarına ulaşmış görünüyor...
Hıdır Sarıkaya
18.08.2006 - 14:42
Ortadoğu’da oklar İran ve Suriye rejimlerine yönelirken, İsrail’in kısmi Lübnan işgali, bir yoklamaydı. Bir yandan gelecekteki daha yaygın bir çatışma ortamında, Suriye ve diğer militan Arap güçleriyle kendi toprakları arasına daha güvenilir bir set oluşturmak, öte yandan içiçe geçmiş cephelerin karmaşıklığını biraz daha netleştirerek, kendi önünü görme konusunda avantaj sağlamak. İsrail işgali, bu anlamda ilk amaçlarına ulaşmış görünüyor.

Ancak bölgede Irak dışında kalan rejimlerin de doğrudan bir müdahaleye muhatap olacakları kesin değildir. Afganistan bir uçta, Irak diğer uçta, müdahalenin vuruşları nihai sonuç almış olmaktan uzak iken, yeni bir yoğun çatışma bölgesinin oluşması beklenemez. Kaldı ki, yeni binyılda savaşların gerçekleşme biçimleri, cephesel tarzda olmaktan kesinlikle çıkmış, avantajlı siyasal düzeyler oluşturmak ilk plana alınan bir amaç olmuştur. çatışmayı ortaya çıkarırsınız, güçleri belli yönlere doğru aktive edersiniz ve belirleyici güç olarak en az kayıpla, çatışan taraflar arasında hem bir denge unsuru, hem de temel avantaj merkezi haline gelirsiniz. öyle ki, sizinle olanlar kazanır veya kazanıyor görünür, karşıtlarınız ise kaybetme eğilimindedir. Fakat işin ilginç yanı,  böyle bir ortamda çatışan tali güçler arasında kazanan ve kaybeden asla tam olarak netleşmez. Böyle bir netleşme için, müdahale eden temel güçlerin kaybetme riskini de göze alarak süresi sınırlı, stratejik saldırılar yapması gerekir ki, bunun gerçekleşmesi neredeyse imkansızdır.

Müdahale güçlerinin varlığı, bir cevher değil, çok esrarengiz bir şey de değil; kurulmuş olan bir ilişkiler sisteminin belki de daha özel bir tarzda sürdürülmesidir. Vurgulamam gereken şey, bu müdahaleye çok karşı çıkan ya da karşı çıkıyor görünen (örneğin Türkiye Cumhuriyeti devleti) güç odaklarının, aynı ilişkiler sisteminin asli birer parçası olmalarıdır. çatışmaların karakteri gereği, her güç kendi faaliyetinin belli sonuçlarından ya da yan sonuçlarından korkmaktadır. Açıktır ki, Türkiye devleti dahil, Suriye ve İran rejimlerinin temel korkuları, mevcut Kürt potansiyelinin yeni bir güç oluşturarak, siyasal hatta coğrafi tanımları olan bir statü elde etmeleridir. Bölge rejimlerinin ellerinde olan Kürt bölgelerini yitirme korkusu, maddi zemini olan, gerçek bir korkudur, bir paranoya değil. Sorun, bu toprakların gerçekte Kürtlere ait olmasıdır, bin yıl önce olduğu gibi bugün de, varoldukları bölgelerin meşru sahipleri Kürtlerdir. Meşru olmayan, onların varlığına rağmen, onların güçsüzlüklerine dayanarak topraklarının Türkler, Araplar ve Farslar tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. İşte bu gayrı meşru olma durumu, bölge rejimlerinin korkularını paranoyaya çeviren noktadır. çünkü baştan haksızdırlar ve tek avantajları daha güçlü olmaktır, daha doğru, haklı ya da iyi olmak değil. Bugün, müdahale güçlerinin bölgedeki varlığı, işte bu daha güçlü olma avantajını zedelemekte, güç temelinde oluşmuş bir dengeyi altüst etmektedir.

Her halükarda, zaten devletlerarası sistemin içeriği olan Türkiye gibi bölge güçleri, yeni durumda aynı sistemin içinde beliren Kürtleri hazmetmek zorunda olduklarını bilmektedir. Bu da facto bir giriştir; üstelik sadece Irak müdahalesinin nispeten başarıya ulaşmasının bir dayanağı değil; Kürtler, daha geniş bölgesel çapta bir değişimin ana dayanaklarından biridir. Genel olarak bazı Türk çevrelerinin de katıldığı gibi, bölgesel etkinliği olan güç derecelendirilmesinde Kürtlerin yeri, yeni durumda neredeyse İsrail’den sonra gelmektedir. Türkiye bu noktada, kendi iç politik yetersizlikleri nedeniyle üçüncü plana düşmüştür ve onun asıl hazmedemediği noktalardan biri de budur. Son zamanlarda Türk devletinin Kürtleri Güney Kürdistan’a girmekle tehdit etmesi, ancak iç politika çerçevesinde bir anlam taşımaktadır. Bu noktada daha çok sözkonusu olan, ordu bankası ve holdinglerinin devletten pay alma savaşıdır. Anti-terör zirvelerinin tümünün sonunda hükümet tarafının yaptığı açıklamalarda, satır aralarında okunan ilk tema, her zaman “teröre karşı savaşta ordunun talep ettiği mali  faturanın hemen ve fazlasıyla verildiği” olmaktadır. Aşırı derecede ekonomik bir kuruluş haline gelen ve her ekonomik kuruluş gibi sürekli kar getiren tarzda büyümeye ihtiyaç duyan Türk ordusu, bu anlamda, bir bakıma “güvenlik ihracatı” ve ithalatı ile uğraşan ve bundan inanılmaz karlar elde eden bir oluşum haline gelmiştir. Devletlerarası sistemin, Türk ordusunun Güney Kürdistan’a girme talebinin hemen ardından ona Lübnan seçeneğini göstermesi, aynı miktarda bir ekonomik kazancın Türk ordusuna başka bir biçimde önerilmesiydi. 
 
Son zamanlarda bu bölgesel gelişmelerin gelecekte alacağı yönü işaret etmesi açısından iki önemli olay ortaya çıktı. Bunlardan biri PKK’nin İran karakollarına karşı gerçekleştirdiği eylemler ve İran’ın buna karşı Irak sınırlarını ihlal ederek cevap vermesi; diğeri de, ABD’nin 15 Ağustos’ta PKK’ye silahları susturma çağrısı yapması, PKK’nin Kuzeydeki eylemlerinin Kuzey Kürtlerinin geleceğini tehlikeye attığını bildirmesi ve  PKK sorununun çözümü konusunda bir koordinatör atayacağını ilan etmesidir. Bunların tümünün eşzamanlı olarak gerçekleşmesinin anlamlı olduğu varsayılabilir. 
 
Yine de, birçok olayın genel anlamda birbiriyle uyum göstermesi Kürtler açısından netleştirici, hedefe bağlayıcı bir etki yaparken; öte yandan Türk ordu çevrelerinin özgür Kürdistan’a yönelik tehditlerinde ısrar etmeleri, gelişmeleri olumsuz yönde aksatıcı bir etken olmaktadır. Türk ordusu, Kürtleri açıkça bölmeksizin, Kuzeyde veya özellikle özgür Kürdistan’da Kürtlerin herhangi bir kesimine ya da grubuna karşı başarı kazanamaz. Dolayısıyla her zamankinden daha fazla öne çıkan nokta, Kürtlerin hangi şart altında olursa olsun, iç çekişmelere yol açacak tutumlardan kaçınmaları, ayrılığı ya da şiddetli çelişkileri değil, tam tersine birliği ve çelişkileri törpüleyici yaklaşımları öne çıkarmalarıdır. Birleşik-Bağımsız Kürdistan bugün için bir hayal olabilir, ama tarih içinde ilk kez küresel olayların dayatmaları, Kürtlerin birliğini bir hayal olmaktan çıkarıyor. Ve eğer çok olağandışı ya da mantıksızca girişimler ortaya çıkmazsa, Kürtler farklı hatta çelişik eğilimler içinde olsalar da, en genel yaklaşımlarda uyumlu bir hareket tarzını yakalayabilirler. Kürtler birbirlerine karşı yaşamsal bir tehdit oluşturmadıkça, onları haksız egemenlikleri altında ilelebet tutmak isteyen ya da tarihten silmek isteyen bölge rejimleri, yaşamsal bir tehdit oluşturamazlar.

Hıdır SARIKAYA- Ekrem

[email protected]
Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe