Labyris Operasyonu
Türk MİT Müsteşarı Atasagun daha dört yıl örgütü yönetecekti; ancak sürpriz biçimde erken emekli edildi. Onun görevden çekilmesi, Amerikan elçisinin de ülkeden ayrılması dönemine denk geldi. Atasagun’un emekli edilmesi, 1999-2000 yılında devreye giren ve merkezine Abdulah öcalan’ı alan operasyonun yön değiştirmesiyle bağlantılıydı. Operasyon, PKK-Kongra Gel hareketi aracılığıyla, Kuzey Kürdistan halkının tam teslimiyetini hedefliyordu. Buna göre, Abdullah öcalan zaten Türk istihbarat ve Genelkurmayının denetimindeydi ve kolaylıkla yönlendirilebilirdi. PKK-Kongra Gel örgütü içinde de, baştan beri varolan ve özellikle 1999-2000 tarihinden itibaren sızdırılan Türk özel kuvvetleri, operasyonun başarıyla yürütülmesinde görünmeyen bir altyapı oluşturuyorlardı. Gerçekten de, 1999 yılından sonra adım adım, gerek öcalan’ın Genelkurmay ile anlaşmalı yönlendirmesi, gerekse de içerdeki ajanların yönlendirmeleri sonucu, örgüt içerik, hedef ve biçim değiştirmeye başladı. Başlangıçta, örgüt içindeki Kürdistani eğilim, bunu yanılgılı biçimde bir reform eğilimi olarak algıladı. Onlara göre, ABD’nin Irak müdahalesi arefesinde ve onunla birlikte statüko parçalanmıştı ve PKK de buna göre biçim ve içerik değişikliğine uğruyordu. Oysa gerçek bunun tam tersiydi. öcalan’ın “strateji değişikliği” adı altında gerçekleştirdiği müdahale, aslında bir “kişiliksizleştirme” ve Türk ırkçı çıkarları doğrultusunda tamamen uydulaştırma müdahalesiydi.  Buna göre öncelikle örgüt stratejik olarak bulandırılacak, onun tutarlı elemanları tasfiye edilecek, geriye kalanlar ise kolaylıkla yönlendirilerek Türk devletinin hizmetine alınacaktı. öcalan’ın 1998 yılı sonlarında çokça işlemeye başladığı “UNITA” gerillacılığı modelinin çok ötesinde, çok daha karmaşık yeni bir model, 2004 ve sonrasının PKK’si olarak ortaya çıktı.
Gerçekleştiricileri buna ne derse desin, biz bunu “Labyris Operasyonu” olarak adlandırmalıyız. “Labyris” iki yüzlü bir Latin savaş baltasıdır. Soğuk dünya savaşı döneminde kılıç anlamına gelen adıyla uzun süreli “Gladio” harekatı, Sovyet yayılmacılığını engelleme amaçlı illegal bir operasyondu. Ama bu aynı zamanda geniş yelpazeli, uluslar arası imkanlara sahip, ve en önemlisi kayıtdışı bir ekonomik-siyasal gücün de doğmasına yol açtı. Uyuşturucu ticareti ya da en azından bu ticaretin pahalı karşılıklar sonucu kontrol altına alınması yoluyla palazlanan bu kast, neredeyse devletlerarası sisteme alternatif sonuçlar ortaya çıkardı. Bugün El Kaide olarak genel bir kavram halinde tanımlanan ve birbiriyle bağlantılandırılamayan, ve hala uluslararası alanda görünmeyen bir etkinliğe sahip olan örgütler, temelde Gladio kökeninden doğdular. Bu meşru olmayan oluşumlar, küresel anlamda insanlığı tehdit edecek seviyeye ulaşmıştır.

Eskiden Sovyet karşıtı Gladio harekatına uygulama alanı oluşturan rejimler, bugün Sovyetler yıkıldıktan sonra, eski stratejik kıymetlerini sürdürebilmek için ve ırkçı amaçlar doğrultusunda yeni operasyonlar yürütmektedirler. Yeni operasyonlar kimi yerde Gladio uzantısı olarak ortaya çıkmış, kimi yerde ise, büyük bir ihtimalle PKK’de olduğu üzere, Amerikan yanlısı özel harbin kendi çıkarlarına uymadığı durumlarda bölge rejimlerinin istihbarat cephelerinden kaynaklanmıştı. Gladio, tek yüzlüydü ve sadece komünistleri hedeflemekteydi; ama bizim kastettiğimiz anlamda Labyris, hem içinden çıktığı sistemdeki uzlaşmazlarını tasfiye etmek istediği kendi içeriklerini, hem de kendi zorlama varoluşu için yeniden ürettiği düşmanlarını hedeflemektedir. Labyris, hem onu kendi elinde tutanın kendi safındaki uzlaşmazlarına karşı, hem de sunni (yani çok farklı ve temelde kayıtdışı ekonomik amaçlar doğrultusunda rant elde etmek için icat edilmiş) düşmanlarına karşı kullandığı bir silahtır.
Ve bu bir bütün olarak, esasta bir kan ticaretidir. Labyris, “ikiyüzlü savaş baltası”, Türk ordusunun “güvenlik ihracı” konseptine de uymaktadır. İşte bakın, gerçekte, Afganistan’daki Türk gücü, bu labyris’in esaslı bir modelini oluşturmaktadır. Türk birlikleri, bir yandan El Kaide faaliyetlerine karşı savaşmak için ordadır, ama öte yandan ve daha önemlisi, El Kaide ile kayıtdışı çıkarları doğrultusunda ilişki için de oradadır. Birlikler, bir yandan Amerikan çıkarlarına hizmet ederken ya da böyle görünürken, öte yandan Amerikan karşıtı faaliyetin merkez üslerinden birini oluşturmaktadır. Kürt kurum ve statüleri bunu ne kadar görmezden gelirlerse gelsinler, bu aynı zamanda, ve esasta, ve doğal olarak, Kürt karşıtı bir faaliyettir.
Bu cadı kazanını çağrıştıran operasyona “Labyris” adını vermemizin bir nedeni daha var: “Labyrinth”, yani “labirent”, “içinden zor çıkılan veya çıkılamayan, geçit ve yolları karmakarışık ve içiçe olan yapı ya da yer” demektir ve her iki kavram da aynı kökten gelmektedir.
Şimdi konunun esası olarak, içerikleri olan militanlar ve dışındaki gözlemciler için konumu bir labirent oluşturan PKK’ye vurgu yapmak istiyorum. Günümüzün en etkin Labyris’i, ikiyüzlü baltası PKK’dir. Hem görünürde veya iddiada sosyalist, hem davranışta ve (örtülü veya açık) eylemde (devrim inancıyla katılan iyi niyetli kadrolar dışında) faşisttir. PKK’nin sistematik yapısından kaynaklanan nedenlerle, onun savaşımında Türk ordusuna verdirdiği kayıpların birkaç katı Kürt insanı yine PKK eliyle katledilmiştir. “Ajan vuruyorum” adı altında gerçekleştirilen cinayetler sonucu, yığınlarla Kürt insanı zorla Türk ordusunun hizmetkarlığına, ajanlığına savrulmuştur. PKK hem Kürtler için savaştığını söylemekte, hem Kürt uluslaşmasını açıkça kırmaktadır. Hem halkçı olduğunu ve halka dayanarak halkın çıkarlarını savunduğunu söylemekte, hem de halkın kanını emerek yoksullaştırmakta, onu ekonomik faaliyetten alıkoymakta, zor yolu ile vergilendirmekte, ve Kürt halkının kanından elde ettiği değerleri “kardeşlik” ve “Türkiyelileşme” adına Türk devlet çıkarlarına harcamaktadır. PKK, Kürtlerin çıkarları için savaştığını söylemekte, ama onun faaliyeti Kürtleri sürekli güçsüzleştirmekte, işlevsizleştirmekte, hatta silmektedir. Hem sadece halka, Kürtlere dayandığını söyleyerek övünmekte, hem de Türk devletine Güney Kürdistan’ı “İkinci İsrail” olarak ihbar etmektedir. Hem teoride iktidar olgusunun yokedilmesini istemekte, hem de pratikte, liderleri öcalan, Karayılan ve Bayık ile, onların irili ufaklı karikatürleri şahsında, inanılmaz şiddette bir iktidar hırsı göstermektedir. Sürekli ad değiştirmesi, sürekli yeni sloganlar üretmesi, bağımsız devlet parolasından devletsizlik parolasına savrulması, oradan ne olduğu belli olmayan bir konfederalizm parolasına geçmesi, bir yandan kendisini gözleyen toplum için kendi labirentini daha fazla karmaşık hale getirmek, öte yandan onun bir labirent olduğuna ilişkin toplumsal  algıyı kırmak içindir; ve bu aynı zamanda onun çıkmazlarından sadece biridir.
Günümüzde PKK hareketinin işleyiş tarzını hafife almak, görmezden gelmek, Kürtler için büyük bir hata, dahası bir gaflet olacaktır. Artık net olan bir şey de şudur: Eğer bir yerde veya zamanda devlet ve PKK savaşıyor gibi görünüyorsa, orada devlet ve PKK Kürtlere karşı savaşıyor demektir; veya Türk derin devletinin belirlediği ve Türklerin kendi içindeki herhangi bir gücün geriletilmesi, aynı anda PKK ve devletin ortak gündemindedir. İşte bugünkü görünürde PKK-Türk ordusu çatışması da, temelde Kürt aydınlanmasını ve uluslaşmasını kırmayı hedeflemekte, ama aynı zamanda da, derin devletin tehlike olarak gördüğü ve özellikle Gladio kalıntısı ve savaş rantçısı çevrelerin çıkarlarına zarar veren AKP iktidarının yıpratılması amaçlanmaktadır. Burada PKK’nin bugünkü konumu, bir zamanların Türk Hizbullah’ını çağrıştırmaktadır; fakat bu seferki etkili bir maskeye, Kürt maskesine sahip olduğu için, ondan daha tehlikelidir.

1999 yılı Şubat ayında, PKK Genel Başkanı A. öcalan Türk devletine teslim edildiği sırada, PKK 6. Kongresi toplantı halindeydi ve Kongrenin hazırlık safhasına ve ilk haftalarına PKK Genel Başkanı öcalan telefonla ve belirleyici olarak katılmıştı. öcalan bu Kongrede, PKK’nin ilk çekirdeği olan Ankara grubu ile birlikte bütün statik yöneticilerini danışman olarak kızağa alma ve yönetim işlevini yeni yüzlere bırakma talimatını Roma’dan göndermişti. Bu, o zamanlar samimi ve devrimsel bir müdahale olarak algılanmıştı. öcalan’ın Roma’da ve Moskova’da bulunduğu kısa süreler içinde, örgütünü içerden değişime uğratmak istemesi, onun kendi bulunduğu duruma göre Kürt davasını yönlendirme isteğini ele veriyordu. Bu sadece 1999 sürecinde değil, her zaman öcalan kavramı çevresinde geçerli bir notasyondu. “önderliksiz Kürdistan olmaz”, “önderliksiz hayat olmaz” gibi sloganlar, gerçekte örgütü öcalan üzerinden Türk devletine bağlayan sloganlar oldu.
Ancak süreç öcalan’ın  hayal ettiği gibi yürümedi; kendisinin de sonradan Atina savunmasında özeleştirisini verdiği üzere, olayları anlama konusundaki ikircikliği ve Türk ırkçılığı karşısındaki kişisel cesaretsizliği (ki öcalan buna “benim sığlığım” diyordu), onu Kürt tarihinin dışına savurdu.  Bu gerçekten de bir trajediydi,öcalan bunu “Prometheus” kavramıyla açıklamaya çalıştı. Ancak dışarıda, Kürdistan dağlarında ve Kuzey’de, Türk derin devleti hazırlıklarını önceden yapmıştı. Başta Cemil Bayık, Duran Kalkan ve Osman öcalan olmak üzere, birçok PKK yöneticisi, 15 Şubat 1999 tarihinden birkaç gün sonra biten PKK 6. Kongresinde, Abdullah öcalan’ın yeniden PKK genel sekreteri seçilmesini sağladılar. Gerçekte bu bir intihardı ve partinin yönetimini doğrudan Türk Genelkurmayına devretmek anlamına geliyordu. Ancak Bayık ve arkadaşları bunda hiç tereddüt etmediler.
Bu karanlık sürecin açıklamasını Kalkan, Bayık ve arkadaşları, “önderliğe bağlılık” kavramıyla kolayca açıkladılar. Ve buna önemli bir dayanak olarak da, PKK tarafından sistematik olarak tamamen işlevsizleştirilen eski komünist A. Haydar Kaytan’ı kullandılar. Kaytan, ciddi denilebilecek bilimsel-felsefi etik birikimine sahip olduğu halde, öcalan ve çevresine karşı, özellikle yurtdışına (Şam’a) çıktığı dönemden sonra, kişiliksizlik derecesinde kayıtsız şartsız teslimiyetçi bir tutumu her zaman sergiledi; bunun nedenleri de her zaman gizli kaldı. Onun PKK yapısına yaydığı dogmatizm, her zaman bilimsellik adı altında, öcalan’ın tartışmasız kabul edilmesini öğütledi. Muhtemelen bunun temel nedeni, yine bir yandan Türk istihbaratı ile öcalan arasındaki bağlantı ya da anlaşmaydı ve öte yandan da Kaytan’ın öcalan’ın şantajı ya da tehdidine uğradığı açıklarıydı.

özellikle önemli bir fırsatın yakalandığı 1999 yılında, (ki Kürt kitleleri tarihte hiçbir zaman her dört parçada birbirine paralel yürüyen bu derecede büyük bir devrim dalgası yakalamamışlardı) öcalan dışında ve aynı bağlantılara sahip olmayan birinin PKK’nin başına geçmesi, Türk devleti için bir felaket olurdu. PKK yönetiminde gerçekten bir tutarlılık olsaydı, bunun gereği olarak 1999 yılında başkaldırı liderliğini devralıp onu Kürtlerin zaferine götürmek gerekirdi. Eğer öcalan’ın Türk derin devletinin en azından gölgesinde olduğu doğru idiyse, ki bütün veriler bunu gösteriyor, öcalan gerçekte olması gereken yerdeydi ve bu Kürt davasını onsuz veya ona dayanarak (ve bu ahlaki açıdan meşruydu) zafere götürmek en doğrusuydu. Yine öcalan gerçek ve temiz bir lider olsaydı da, devletin esaretindeki bir önderin önderliğe devam etmesi, en azından örgütün karşı tarafın denetimine girmesi anlamına gelirdi. Eğer öcalan ya da dağdaki yöneticiler devrim ve Kürdistan davasında tutarlı olsalardı, en son tercih edilecek bir şey olsa da, bu sürecin sonunda en fazla öcalan idam edilirdi. Ama Kürt davası zafere ulaşırdı. Herhalde öcalan’ın canı, Haki, Kemal, Mazlum, Agit, Zilan ve daha nice gözlerini kırpmadan bu uğurda canlarını vermiş olan binlerce devrimciden daha değerli değildi. önümüzdeki süreçte belgeleriyle de ortaya koyacağımız gibi, Kürdistan kurtuluş savaşının zafer imkanları ortaya çıktığı her zaman, öcalan kendi kişisel konumu ile Kürdistan’ın zaferi arasında tercih yapmış ve her zaman kendi kişisel konumundan yana karar vermiştir.

Kaldı ki öcalan tutuklandıktan sonra eğer doğru bir tutumun sahibi olsaydı, en azından Kürt hareketini kendi haline bıraksaydı ve kendi kurtuluşu için Kürdistan davasını pazarlık konusu etmeseydi; Kürt davasında asla silinemeyecek bir iz bırakmış olurdu. Kürt gerillaları, o zamanlar (’99 sonrası dönemde) böyle bir sürecin fedaileri olmaya can atıyorlardı. Hepsi, öcalan’ın esaretiyle birlikte kendilerini esir hissediyor ve özgür olmak için canlarını vermek istiyorlardı. Buna kalkıştılar da; birçokları bu uğurda yaşamlarını yitirdiler. Ama PKK sistematiği nedeniyle, PKK içinde Kürdistan idealiyle şehit düşen devrimcilerin idealleri de, öcalan ve uzlaşmacıları tarafından gömüldü. en azından bu sistematik yürürlükte olduğu sürece, onlarla birlikte gömüldü.
Yazık ki yukarıda değindiğimiz –olsaydı- gibi dileklerin hiçbiri olmadı. öcalan’ın yardımcıları konumunda olanlar, her zaman saklı kalan nedenlerden dolayı onun tepkili köleleri konumunda ısrar ettiler. (Bir Afrika atasözü: Köle efendinin önünde eğilir; ama bu arada sessizce osurur.) Ve sonuçta konsept tamamen oturdu. Labyris Operasyonuna göre, Kürtler kuzeyde varoldukça, Kürt davası tartışılabilir oldukça, sırtı Türk ordusuna karşı her zaman yerde olan bir PKK ayakta tutulmaya devam edecek; başka ciddi bir örgütün ortaya çıkmasını engellemek için, PKK’nin iki yüzü kullanılacaktır. Sonuçta, şu anda (Temmuz 2005) Kuzey Kürdistan’da yürürlükte olan savaşın iki cephesi, PKK ve Türkiye devleti değildir: aksine, Türkiye devleti ve PKK cephesinin, ABD müdahalesiyle birlikte başlayan Kürt aydınlanmasına karşı başlattığı bir savaştır. Haziran ayı ortalarında çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte, PKK yönetimi asıl hedefi Cemil Bayık’ın talimatlarıyla belirlemişti. Bayık yayınladığı ve bütün örgüt birimlerine peşpeşe gönderdiği talimatlarında, hiçbir zaman Türk ordusu ya da devletini hedef göstermedi, ama aksine, PKK’nin ikiyüzlü gerçeğini deşifre eden PWD ve sempatizanlarına karşı savaş ilan etti. Bunun sonucu olarak Avrupa ve Diyarbakır’da, PWD bürolarına saldırılar düzenlendi, sempatizanları dövüldü, tehdit edildi. 6 Temmuz 2005 günü, PWD’nin Kuzey Kürdistan Koordinatörü Hikmet Fidan, Diyarbakır’da PKK tarafından vurularak öldürüldü. Bu cinayet  de, muhtemelen Osman öcalan’ın tavsiyesi ve PKK yöneticileri M. Karayılan ve Cemil Bayık’ın emirleriyle gerçekleşti
Ve bu yazıyı ortak kaleme almamızın gerekçesi, kanı hala soğumamış bir Kürdistan şehidine saygıyı amaçlıyor: Hikmet Fidan, tanıdığımız ve bütün çalışma arkadaşlarınca da iyi tanınan, Kürdistan davasına içten inanmış bir idealistti. Birçok arkadaşı gibi o da, her türlü yaşam imkanına sahip olduğu  halde, Kürdistan idealinden asla vazgeçmedi. PKK propagandasıyla yaygın olarak aldatılan kitleler tarafından “hain” olarak niteleneceğini bildiği halde, hiç ikirciklenmeden inandığı doğruları hayata geçirmek için, PWD Kuzey Kürdistan koordinatörlüğünü yürekten inanarak üstlendi. O, gerçek bir Kürdistan şehididir. PKK kaynaklı propaganda, Türk derin devletiyle kolkola, onun şehadetini ne kadar bulandırmaya çalışırsa çalışsın,  bu gerçek değişmeyecek. Gelecek kuşaklar, onu kendi özgür yaşamlarının bir emekçisi olarak hatırlayacak. Kürtlerin gelecek kuşakları, Hikmet Fidan’ın katledilmesi emrini verenler ve tetiği çekenleri, lanet etmek için bile anmayacak; çünkü o zaman geldiğinde, lanet duygusu bugünün lanetlileriyle birlikte tarihe karışmış, unutulmuş olacaktır.


                               Hıdır Sarıkaya / Hüseyin Kaytan
 
Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe