İkinci istiklal Savaşında Kürtler Türkiye'nin Emir Eri Değildir.
Kürdistan’ın en büyük parçasını egemenliği altında bulunduran Türkiye’nin çokça bahsedilen model ülke olma hayali gerçekleşmedi.
Hıdır Yalçın
03.01.2014 - 23:03
Kürdistan’ın en büyük parçasını egemenliği altında bulunduran Türkiye’nin çokça bahsedilen model ülke olma hayali gerçekleşmedi.17 Aralıktan beri yaşanan ve bir anda ‘her şey yolunda gidiyor’ denilen Türkiye’yi ‘ne oluyor yeniden başa mı dönüyoruz’ endişesine sevk eden süreç Türkiye’nin mevcut haliyle model ülke olamayacağını bir kez daha ortaya koymuştur.

Kendi içinde kelimenin gerçek anlamıyla demokratikleşmeyen ve temel problemlerini çözmeyen bir ülke her zaman uluslar arası müdahalelere ve iç çatışmalara açık hale gelirler.

Türkiye hala devasa bir sorun olan Kürt meselesini çözmemişken, ağırlıklı olarak 12 Eylül rejimin yaptığı anayasa ve yasalarla yönetilirken, bir türlü uluslar arası standartlara uygun gerekli demokratik dönüşümü tamamlamamışken kalkıp kendini model bir ülke ilan etmesi, zaten yaşadığı gerçek durumla örtüşmeyen beyhude bir yakıştırmaydı.

Özellikle son on yıllık AKP yönetimindeki Türkiye’de yaşanan bazı olumlu gelişmeleri göz ardı etmeksizin belirtmek gerekir ki, Türkiye 12 Eylül darbesini yargıladı ama onun yaptığı anayasa ve ona göre şekillenen yönetim alışkanlıklarını değiştiremedi. Yeni ve tamamen demokratik bir anayasa yapmanın imkânları varken bu olanak partisel çıkarlara ve seçim hesaplarına kurban etti. Yeni demokratik bir anayasa yapmadan Türkiye’de darbelerin şekillendirdiği devlet yapısı ve rejim demokratikleştirilemez. Sorunlar stratejik bir yaklaşımla ve köklü ele alınmadığı için dün derin devletle mücadele ettiğini söyleyen AKP bugün ‘Paralel devlet’le savaştığını söylüyor. Yarın nasıl bir devletin ortaya çıkacağı da muamma…

AKP nin ‘yeni Osmanlıcılık’ olarak ifade edilen ve yeni dünya koşullarında emperyal emeller içeren dış politikası iflas etti. ‘Sıfır sorun politikası’ olarak ifade edilen bu yaklaşım bölgedeki değişim havasını yanlış okuyarak ve fırsat bilerek, ‘Osmanlı mirası’ olarak tanımladığı coğrafyada yer alan ülkelerde yeni nüfuz alanları oluşturmaya çalıştı. Libya, Yemen, Mısır ve en son olarak Suriye’de yaşanan ve diktatoryal rejimlerin yıkılmasına ve sarsılmasına yol açan olaylar Türkiye’yi bu politikasını uygulamada daha hevesli ve hatta bölgede İsrail’e kafa tutmaya ve uluslar arası güçlere rağmen kararlar alıp uygulama noktasına getirdi. Uluslar arası güçlerin ve İsrail’in böyle bir Türkiye’den rahatsız olacakları çok açıktı. Ayrıca Arap baharı olarak ifade edilen değişim süreci eski rejimleri yıksa da arkada yeni demokratik rejimler değil, ya kaos ya da radikal İslam’ın etkin olduğu yönetimler bıraktı. Bu durum uluslar arası güçleri ürküttüğü için bölge uzun vadeli bir belirsizlik sürecine doğru yönletildi. Ortadoğu’da boy verecek emperyal bir Türkiye kimsenin çıkarına değildir.Dış politika izlenen bu çizgi uluslar arası güçlerin müdahalesinin önemli bir nedeni durumundadır.

Komşularıyla sıfır sorun bir ilişki düzeyi yakalamaya çalışan bir Türkiye kendi içinde çok sorunlu olarak yaşamaya devam ediyor. İşte, büyük çelişki burada.

Son on yıllık süreç Türkiye’de Kürt sorunu konusunda bazı tabuların yıkıldığı ve en azından sorunun kabul edilip tartışıldığı bir süreçtir ve bu olumlu bir gelişmedir. Ama sorun çözüldü mü hayır. Hep çözeceğiz denildi ama çözülmedi Kürt meselesi ve Yeni anayasa konusu hep yeni bir seçimi daha kazanmada taktik araç olarak kullanıldı. Hala Kürt kimliğini anayasal bir güvenceye kavuşturmaya ve Kürtçe anadilde eğitim hakkını tanımaya yanaşmayan bir AKP iktidarıyla karşı karşıyayız. AKP Kürt meselesi ilişkin bu politikasını uygularken Kürtlerin içinde bulunduğu mevcut durumdan cesaret alıyor.

Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklı haklarını savunan, bunun kazanılması için Kürt ve Kürdistani eksende politika yapmak isteyenler çoğunlukta ama örgütsüz ve etkisiz iken, Örgütlü ve etkili olan ve Kürtler adına politika yaptığını söyleyen bazı güçlerde ulusal hakları savunmaktan vazgeçerek Türkiyelileşme sürecine yattı. Özellikle aktif ve etkin olan ikinci kesim iktidarın Kürt meselesinde takındığı gayrı ciddi ve taktik tutumun esas cesaret ve güç kaynağıdır. Kürt meselesi karşısında bu tutumun devam etmesi bugün yaşanan karmaşanın en önemli nedenidir.

Kuşkusuz yaşanan gelişmeler Kürtleri yakından etkilemekte ve ilgilendirmektedir.

Peki, Kürtler AKP-Cemaat arasındaki bir iktidar çatışması olarak tanımlanan bu kavgada bir taraf mı olmalı, yoksa Kürt tarafı olarak bu sürece müdahale ederek Kürtlerin ulusal haklarını kazanacak bir politika mı izlemeli. Hiç şüphesiz doğru olan ikinci seçenektir..

AKP bu operasyonu başarısızlığa uğratmak ya da Cemaatle girdiği iktidar kavgasında başarılı olmak istiyorsa Kürt tarafı ile ittifak yapmalıdır. Ancak, Erdoğan’ın yeni bir istiklal savaşı olarak tanımladığı bu mücadelede tıpkı Kurtuluş savaşında olduğu gibi ‘Kürtleri kullanırım, kendimi sağlama aldıktan sonra onların defterini dürerim’ gibi bir yaklaşıma tenezzül ederse daha bugünden kaybetmiştir. Çünkü artık o tarihi tecrübeyi yaşamış Kürtler vardır şimdi.

Cemaatin Kürt meselesinde şoven yaklaşım sahibi olduğunu ve Kürt meselesini hakkıyla çözmekten yana olmadığını Kürtler biliyor. Kendi bünyesinde Kürtleri barındırmış olması bu durumu değiştirmiyor. Buna karşın AKP’nin Kürt meselesinde stratejik ve kalıcı bir çözüm projesine sahip olmadığı görülmektedir. Kürtler adına politika yapanlar bu durumu gözetecektir elbette. Ama boş bir Erdoğan taraftarlığı ya da Cemaat kuyrukçuluğu kimse Kürtlerden beklemesin.

Kürtler Türkiye’nin emir eri değildir.



3.1.2014 Hıdır Yalçın
Etiketler: kürdistan, kürt, kürtçe, nerina, azad