Türkiye ve Kürdistan sonu belirsiz, ancak son derece çarpıcı gelişmelere sahne olmaktadır.

         Türkiye’nin; Kürt halkına karşı, seksen yıldır izlediği ve 12 eylül darbesinden sonra katmerleşerek devam eden ulusal inkar ve imha politikası; gelinen aşamada, binlerce gerillanın kaybı ve faili-meçhul cinayetin işlenmesi, yüz binlerce Kürdün işkence görmesi, on binlerce yurtsever-devrimcinin yıllarca tutuklu kalması ve yaklaşık dört bin beş yüz köyün boşaltılarak milyonca insanın göçertilmesine karşın, otuz yıldır süren ulusal kurtuluş mücadelesi sonucu önemli oranda boşa çıkarılmıştır. Ve en son başbakan Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’da yaptığı konuşma ile bu kan ve jenoside dayalı yok etme stratejisinin geçersiz kılındığı resmen tescil edilmiştir.

         Türkiye Cumhuriyeti başbakanının Kürt sorununun varlığını kabul etmesi; seksen yıllık ulusal imha ve inkar politikasının aşılması bakımından tarihi bir adımdır. Ancak bu henüz devletin resmi bir görüşü haline gelmediği ve sadece hükümeti bağlıyan bir yaklaşım tarzı olduğu için kağıt üzerinde kalmaya mahkum ve sonu belirsiz bir proje olma tehlikesini bağrında taşımaktadır.

         Türkiye’nin değişim ve dönüşümünde kilometre taşı olabilecek bir çok stratejik gelişmeye imza atılmasına rağmen, geleceğini belirsiz kılan en önemli neden; başta Kürt sorunu olmak üzere yapılan her değişikliğin kendi iç dinamikleri sonucu değil, konjonktürel durum ve dış dayatmaların zorunlu bir sonucu olarak gerçekleşmiş olmasıdır.

         Kürt sorununun varlığının kabul görmesi ve bunun Tayyip Erdoğan tarafından itiraf edilmesi, devleti bağlayan bir zihniyet değişikliğinden çok Avrupa Birliği ve Irak’ta federasyona dayalı Kürt yapılanmasının Türkiye’yi bir açılıma zorlaması sonucu gerçekleşmiştir.

         Tayyip Erdoğan’ın; Kürt sorununun varlığını kabul etmesi, kendisi açısından ateşten gömlek giymek ile eşdeğer bir risk taşımaktadır. Turgut özal’ın bir zamanlar bu role soyunduğu için öldürüldüğünü hemen herkes kabul etmektedir. Bu gerçeği bilmesine rağmen, her türlü tehlikeyi göze alarak böyle bir açıklama yapmaya kalkışması veya zorunda kalması, Avrupa Birliği üyelik sürecinin değişim rüzgarının kendisine ve hükümetine verdiği cesaretten kaynaklanmaktadır.

         Kürt halkı tarafından şu gerçeğin çok iyi bilince çıkartılması gerekir: Yakın planda Türkiye’nin iç dinamiklerine dayanarak Kürt sorununu çözmeye kalkışacak hiçbir hükümet yoktur ve olamaz. Buna cesaret edecek herhangi bir hükümet veya liderin sonu Turgut özal’ın akıbetinden farklı olmayacaktır. Avrupa Birliği’nin dogmatik yapıyı çözen ve demokratik açılıma yol açan müzakere sürecine dayanılmadan atılacak her adımın sonu sokaklarda yapıldığı gibi trajik bir fiziki ve siyasal linç olayı ile boşa çıkartılacağından en ufak bir kuşku yoktur.

         Türkiye ve Kürdistan’ın geleceğini belirsiz kılan ve aşılması hayli zor görünen çok belirgin güç odakları vardır.

         Nüfuz ettiği ve kendisine benzeştirerek harekete geçirdiği toplum, siyaset, ideoloji ve kültürden soyutlayarak kaba ve dar anlamda ifade edersek: Türkiye’de farklı hükümet, parti ve güç odakları bulunmasına ve giderek etkileri gelişmesine rağmen, son tahlilde belirleyici olan ve bir karabasan gibi hayatın tüm fonksiyonlarını esir eden esas güç şoven-militarist yapı ve onun çekirdek vurucu gücünü oluşturan ordudur. Türk ordusunun egemenlik sahasını ve nüfus ettiği alanları askeri gücün nitel ve nicel oranı ile sınırlı tutmak büyük bir yanılgıdır. Türkler bin yıldır ordu-millet kültürü ile yoğrulmuş ve bu psikolojinin yön verdiği militarist bir ulusal yapılanmaya sahiptir. Türk ordusu; esas gücünü, çekirdeğinde silahlı kuvvetlerin yer aldığı, ancak bunu çok aşan ve özünde tüm bir ulusun ordu-millet kavramı etrafında yoğrulduğu, bu son derece şoven -militarist yapıdan almaktadır.

         “ Kürt sorunu değil, terör sorunu vardır” gerekçesine sığınarak, çözüm yönünde atılan her adımı sokakların dilini konuşturarak boşa çıkarması, Türkiye’de  karar mekanizmasının hala bu derin şoven-militarist yapı tarafından belirlendiğini açıkça göstermektedir. Başta ordu ve bürokrasi olmak üzere devletin her kademesinde kurumlaşan, topluma derinlemesine nüfuz eden ve çok güçlü bir tarihsel egemenlik geleneğine sahip olan bu dogmatik– milliyetçi yapılanmayı, mevcut koşullarda ve yakın gelecekte Türkiye’nin iç dinamiklerine dayanarak aşmak mümkün değildir. Bu gün Tayyip Erdoğan’ın başına Menderes ve Turgut özal’ın kellesini götüren bir kılıç darbesi indirilmemiş veya Demirel ve Ecevit gibi askeri darbe ile iktidardan düşürülmemişse, bu Türk devletine egemen olan zihniyetin değişmiş olmasından dolayı değil konjonktürel durumun buna izin vermemesinden kaynaklanmaktadır. Turgut özal’ın bir zamanlar “ben Kürt sorununu çözmek için ordu generallerini ikna edebilirim, ancak kamuoyunu ikna etmek için zamana ihtiyacım vardır” dediği söylenir. Türk devleti ve toplumuna egemen olan zihniyetin anlaşılması açısından son derece isabetli bir tespittir. Son linç olayları bir kez daha ispatlamaktadır ki Türk devleti ve toplumunun kendi iç dinamikleri ile değişmesi, yakın planda, asla mümkün değildir. Hükümetin yaptığı bir takım yarım-yamalak değişimleri bile Türk halkının hazmetmediği anlaşılmaktadır. Bugün Türkiye’nin değişim dönüşümü önünde esas engel teşkil eden toplumun kendisidir.

         Türkiye’de demokratik sistemin kök salması ve tüm topluma bir yaşam biçimi olarak nüfuz etmesi ancak bir dış-ekonomik, siyasal ve hukuksal- operasyona tabi tutulması ile mümkündür. Bu açıdan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi veya daha doğru bir deyim ile Avrupa’nın Türkiye’yi içine alması demokrasinin gelişmesi ve Kürt sorununun çözümü açısından olmazsa olmaz kabilinde bir şarttır. Türkiye AB’ne girmeden Kürt sorununun çözüme kavuşturulması mümkün değildir. Ne Türk halkı buna izin verir ve ne de devletin böyle bir kabiliyet ve niyeti vardır. Hükümetin bu yönlü irade beyan etmesi henüz bir devlet politikası değildir. Kaldı ki günün birinde Kürt sorununu çözmek bir devlet politikası haline gelse bile bu kesinlikle kendi iç dinamiklerinin sonucu olmayacak: ya dış dayatmalar ya da Kürt özgürlük mücadelesinin siyasal demokratik kazanımlarının bir neticesi  olacaktır.

         Kürt halkının; Türkiye’nin kendi iç dinamikleri ile değişim kabiliyetine sahip olmadığını görmesi gerekir. Kürt sorununun çözümü; müzakere sürecinin başlaması ve siyasal demokratik mücadelenin geliştirilmesi ile mümkündür.

         Kürt özgürlük hareketinin kendi mücadele stratejisini bu iki olguya dayandırması gerekir. Bir taraftan şiddet ve şiddet yanlısı politikalardan arınarak, ulusal birlik temelinde tüm güçleri ile siyasal demokratik mücadeleye sarılırken, diğer taraftan Avrupa Birliğinden yana her girişimi sonuna kadar destekleyecek bir pozisyon içerisinde olmalıdır. Bu çerçeveden bakıldığında, Tayyip Erdoğan’ın; konjonktürel durumun zorlaması sonucu da olsa, her türlü siyasal istismarı göze alarak yaptığı açıklamadan sonra PKK ve yandaşlarının; bu irade beyanını boşa çıkartacak tarzda yeniden eylemlere başvurması ve gündemi saptıracak bir takım gösterilerde bulunması son derece yanlış ve provokatif bir tavır olmuştur. Yapılması gereken bu tarihsel adımı boşa çıkarmak değil, yapılan irade beyanının içini dolduracak projeler üreten cesaret verici bir tutum içerisinde olmaktır.

         Oysa ahmakça bir yaklaşımın sonucu olarak, Kürt halkının o büyük devrimci dinamizmini-Kürt sorununu kendi öz gücüne dayanarak rahatlıkla çözebileceğini ispatlayan o görkemli direniş iradesini-sonuç vermeyeceği başından belli olan ve “Kürt sorunu yok terör sorunu var” diyen şoven-militarist kesimlerin elini güçlendirecek tarzda kör bir şiddete mahkum ederek, ortaya çıkan bu tarihsel fırsatın heba olmasına yol açmıştır. Son gösterilere hangi cepheden bakılırsa bakılsın, zamanlama olarak yanlış, içerikten yoksun ve Kürt sorununun alternatif çözüm yollarını göstermediği için sadece şoven-militarist kesimlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Dost-düşman tüm kesimlerin Başbakanın yaptığı konuşmaya Kürt cephesinin nasıl bir çözüm projesi ile karşılık vereceği beklentisi içerisinde bulunurken, gündemi saptıran ve sorunun çözümüne en ufak bir katkısı olmayan provokatif bir takım eylemlere baş vurulması; bir kez daha PKK ve legal uzantılarının Kürt halkını temsil etme yeteneğinde olmadığını açıkça göstermiştir. PKK ve önderliği, demokratik cumhuriyet tezinin milliyetçiliğin panzehiri olduğunu ve halklar arası boğazlaşmanın ancak bu temelde önlenebileceğini yıllardır savunmaktadır. Oysa pratikte ortaya çıkan, faşist partilerin bile yıllardır başaramadığı şoven milliyetçi dalganın bütün Türk şehirlerine yayılmış olmasıdır. Abdullah öcalan’ın özgürlüğü için geliştirilen gösteriler ve PKK’nin geliştirdiği mayınlama eylemleri Kürt özgürlük mücadelesine hiçbir katkı sağlamadığı gibi giderek tüm Türk toplumunu faşist histerinin etkisi altına sokmaktadır.

         Türkiye’nin Avrupa Birliğinden yana kararlı tutumunu sekteye uğratacak hiçbir mücadele biçimi Kürt özgürlük mücadelesine katkı sunmaz. Türkiye’nin ileriye doğru evirilmesi müzakere sürecinin başlamasına bağlıdır. PKK gerçekleştirdiği eylemlerle bu süreci zora sokmaktadır. Bu açıdan Kürt halkının kendisini PKK ve legal uzantılarının tasarrufundan kurtararak tüm gücü ile AB sürecini desteklemesi artık sadece demokrat olmanın bir gereği değil aynı zamanda yurtseverliğin de zorunlu bir sonucudur. PKK aşılmadan artık Kürt sorununun çözüme kavuşması mümkün değildir. Uğruna can verdikleri  “demokratik cumhuriyetin”  sokakları  Kürt halkını linç etmeye başlamıştır. Kürt halkını linç girişimlerinden kurtaracak  “demokratik cumhuriyetin”  kurumları değil, kendi ulusal birliği ve siyasal demokratik mücadelesidir.

         Şu gerçeğin çok iyi görülmesi gerekir: Müzakere sürecinin akıbeti ve ulusal sorunun çözümü önemli oranda Kürt özgürlük mücadelesinin hangi kanaldan akacağı ve siyasal demokratik bir öncülüğe kavuşup kavuşmayacağına bağlıdır. Türkiye’nin AB serüveni devam eder ve Kürt hareketi kendisini PKK ve onun legal uzantılarının tasallutundan kurtararak siyasal demokratik bir mecraya akıtırsa, o zaman hem şoven, militarist yapının linç girişimleri boşa çıkartılmış ve hem Kürt sorununun çözümü önündeki engeller önemli oranda aşılmış olacaktır.     

         Kürt halkı artık bir tercih yapmak zorundadır. Sokağın linç dilinin ortama egemen olması istenmiyorsa, hiçbir gerekçeye sığınmadan hızla ulusal birliğini sağlamalı ve kendisini şiddet ve şiddet yanlısı tüm eğilimlerden bütünü ile arındırarak siyasal demokratik mücadeleye tüm gücü ile asılmalıdır. Kürt halkının bu gücü vardır ve yanlış bir hedefe kilitlenmesine rağmen, yapılan son gösteriler; ulusal birlik stratejisine kanalize edildiğinde bu büyük devrimci dinamizmin her türlü faşist histeriyi boşa çıkartacak ve ulusal sorunu kendi iradesine dayanarak çözebileceğini açıkça göstermiştir. Bunun için yapılması gereken tek görev; Kürt halkının sırtında artık bir kambur durumuna gelen ayak bağlarından kurtulmaktır. 


Eylül-2005

Rojhılat-N.TAŞ 
Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe