Devşirme Siyaseti -ll-

Türk solunu iktidarsızlaştırdıktan sonra sisteme dahil eden Türkiye cumhuriyetinin aynı başarıyı İslami hareket ve Kürt sorunu karşısında elde ettiğini söylemek için zaman henüz çok erkendir. Ancak bu tespit, bir devlet geleneği olarak devşirme politikasının her iki tehdit unsuruna karşı izlenmediği anlamına gelmemektedir.
 
Türk devletinin cumhuriyetin başlangıç yıllarında bile İslami hareket ve Koçgiri, Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanlarında görüldüğü üzere özellikle Kürt halkına karşı çok daha acımasız davrandığını belirtmeye dahi gerek yoktur.
 
Kürt mücadelesi ve İslami hareketlerin, Türk solu gibi ezilerek sisteme dahil edilmemesinin esas nedeni, isyanlar bastırıldıktan sonra, her iki kesimin uzun bir dönem bir nevi ölüm uykusuna yatmış olmalarıdır.

20. yüzyılın baştan sona sınıf mücadelelerine tanık olması ve sosyalist sistemin varlığı, devrimci mücadeleyi hem kaçınılmaz kılmış ve hem de her zaman hedef durumuna getirmiştir. Buna karşılık ulusal ve toplumsal gerilikten dolayı dünyayı sarsan devrimci dalganın Kürdistan’a çok geç yansıması ve yeni başkaldırının yirminci yüzyılın son çeyreğinde, neredeyse klasik sömürgeciliğin tarihe mal olduğu bir dönemde başlaması, Kürt halkını sadece gündem olmaktan çıkarmamış aynı zamanda hedef olmaktan kurtarmıştır.
 
İslami hareketin suskunluğu Kürt mücadelesinden daha uzun sürmüştür. 20 yüzyılın konjonktür-el durumu, devlet tarafından biçilen İslami hareketlerin, İran devrimi gerçekleşinceye kadar bir daha başkaldırmasına kesinlikle izin vermemiştir. Koşullar elverdiğinde açığa çıkarak devletin hedefi durumuna gelen Türk solu ve Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin tersine, iktidara cepheden yürüme şansı ve gücünü hiçbir zaman yakalayamayan İslami hareketler daha çok derine inerek gizlenmekten ve cumhuriyetin içine sızarak varlık göstermekten başka bir yol bulamamıştır.

Türkiye’de; İslami hareketin iktidar yürüyüşü, uzun bir yeraltı dönemi yaşandıktan ve devletin çeşitli kademelerine sızarak geniş bir manevra sahası kazanıldıktan sonra başlamıştır.
 
Türkiye’de İslami hareketin siyasal çıkışını Bayar, Menderes iktidarının başladığı 1950 yıllarına dayandırmak mümkündür. Ancak asıl ideolojik ve siyasal kimliğine bürünmesi Milli Nizam Partisinin kurulmasından sonra gerçekleşmiştir. Liderliğini Necmettin Erbakan’ın yaptığı Selamet partisinin önce Ecevit ve akabinde milliyetçi cephe hükümetlerinde yer alması, İslami hareketin siyasal planda kayda değer bir güç olarak tarih sahneye çıkmasını perçinleyen esas dönem olmuştur.

İslami hareketin Erbakan ile başlayan siyasal çıkışı, 12 Eylül darbesinde kısa bir kesintiye uğramasına rağmen, asıl iktidar perspektifine kavuşması bu dönemden sonra başlamıştır. 12 Eylül darbesinden önce daha çok ideolojik bir hareket görüntüsü veren İslami hareketin askeri cunta döneminde başta ekonomik faaliyetler olmak üzere siyasal, örgütsel, basın, eğitim ve bürokrasi alanında önemli bir hamle yaptığını görmekteyiz.

1980’den sonra, Amerika’nın komünizme karşı izlediği yeşil kuşak projesi ve Turgut özal’ın liberal ekonomik politikası bir orta sınıf hareketi olan İslami çevreleri hem önemli bir kitle desteğine ve hem de büyük bir sermaye gücüne kavuşturmuştur. Ekonomik alanda Anadolu sermayesinin ve eğitim, basın ve başta emniyet ve MİT olmak üzere devlet kademelerine sızma konusunda Fetüllah Gülen’in sergilediği performans dikkate değer bir gelişme sağlamıştır.
 
12 Eylül askeri darbesinden sonra sahneye çıkan ve AKP döneminde iyice palazlanan İslami sermayenin gönlünde, aslında iktidarın tamamen gasp edilmesi vardır. Ancak her on yılda tekrarlanan darbeler ve 28 Şubat benzeri müdahale biçimleri İslamcı kesimin iktidar hevesini şimdilik kursağında bırakmış ve sadece devletin bir ortağı olarak hareket etmesine yol açmıştır. Adnan Menderes’in idam edilmesi, İslamcı partilerin neredeyse tümünün kapatılması, Turgut özal’ın bir biçimiyle öldürülmesi ve laik asker-sivil bürokratik yapının sürekli darbe tehdidinde bulunması İslamcıların tek başına devlete sahip olamayacağını, buna Kemalistlerin asla izin vermeyeceğini öğrenmeleri bakımından yeterli bir deneyim olmuştur.

Kemalistlerin İslami kesimin son yıllarda durdurulamayan yükselişi karşısında çaresiz kalarak devlete ortak olmalarına rıza gösterdikleri, buna karşılık tek başına devleti ele geçiremeyeceklerini anlayan İslami hareketin sisteme aykırı olan karakterinden sıyrılarak giderek devlet yanlısı bir kimliğe büründüklerine tanık olmaktayız.

İslami hareket; AKP’nin şahsında güçlendikçe devlet partisine dönüşmeye ve devlet; İslami kesimleri sistemin içine çektikçe eski laik Kemalist özünü kaybetmeye başlamıştır. Uzlaşmaz gibi görünen çelişkiler bir noktada erimeye başlamış ve devlet her iki kesimi ortak bir potada birleştirerek devşirme siyasetinin en başarılı örneğini sergilemiştir. Laik sistemi en iyi uygulayan Müslüman devlet tanımı, Türkiye’nin geleneksel devşirme politikasını devam ettirmek için gerektiğinde bir materyalistten bile daha fazla diyalektikçi kesilebileceğini göstermektedir. Türk devlet geleneğinde uzlaşmaz çelişki diye bir kural yoktur. Devletin çıkarları söz konusu olduğunda zıtların birliğini yaratmak konusunda Türklerin eline su dökecek başka bir millet göstermek mümkün değildir.
 
Mevcut durumda Türkiye’de laik kesim ile ılımlı İslamcılar arasında görece bir denge kurulmuş bulunmaktadır. Ancak ne Kemalistler geleneksel mevzilerinden ve nede AKP iktidar hevesinden vazgeçmeye niyetli görünmektedir.

Geçici dengelerin kalıcı sonuç yaratması mümkün değildir. Dengenin eninde sonunda bir kesimin lehine değişmesi gerekmektedir. Mevcut durumda AKP’nin şansı daha yüksek görünmektedir. Ancak iktidar ibresi AKP’nin lehine değişse bile devşirme siyasetinin başarı açısından tartışmalı hiçbir durum ortaya çıkmayacaktır. çünkü AKP’nin bir dönem daha iktidarda kalması; İslami kesimin sisteme dahil edilmesi ve entegrasyon sürecinin başarıyla tamamlanmasından başka bir anlama gelmeyecektir.
14-7-2008,

Botan Rojhılat-N.TAŞ
Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe