Kurdistana Rojava; Altın Tepside Sunulan Fırsat
Kürdler; Rojava’da, ilk ve son kez ortaya çıkan altın değerindeki tarihsel fırsatı değerlendirmek istiyorsa, öncelikle KCK tarafından savunulan ve Kürdistan’da hiçbir biçimde karşılığı bulunmayan “ anti- emperyalizm” saplantısından vazgeçmek zorundadır.
Nizamettin Taş
26.02.2015 - 17:27
Güney Kürdistan’da, günün birinde, Celal Talabani’nin Saddam Hüseyin’in koltuğuna kendi Kürd kimliğiyle oturacağı söylenmiş olsaydı, muhtemelen aklından zorun var denilecekti. Son yıllarda Kürdistan’da bir Kürdün daha önce rüyasında dahi göremeyeceği mucizevi gelişmeler yaşanmaktadır.

Bunun en çarpıcı örnekleri, Güney Kürdistan’dan sonra Rojava’da yaşanmaktadır.

*****


Arap baharı temelinde patlak veren iç savaş ve daha sonra DAIŞ saldırılarının başlaması; sadece Ortadoğu’da geçerli olan tüm ezberleri bozmamış, aynı zamanda Rojava konusundaki bütün argümanları yerle bir ederek ortaya çıkan yeni tablo karşısında geçmişten farklı analizlerin yapılmasını zorunlu hale getirmiştir. Rojava; artık, eski bakış açısıyla değerlendirilecek bir yapıya sahip değildir ve yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

*****


Suriye’de vahşi boğazlaşmaya dönüşen iç savaş, BAAS rejiminin ülkenin birçok bölgesi üzerindeki denetimini kaybetmesine yol açmıştır. Mezhep savaşına dönüşen isyanı bastırmak için tüm orduyu İslami örgütlere karşı seferber eden BAAS rejimi, zaten kontrolünü yitirdiği Batı Kürdistan’ı PYD’nin himayesine bırakarak, Kürdlerin muhalefet cephesine kaymasını önlemek istemiştir.

PYD bu durumdan istifade ederek ve henüz saldırı yoğunluğunu Rojava’ya çevirmeyen muhalefet güçlerinin zayıf konumundan yararlanarak kısa bir süre içerisinde Kürd coğrafyasının tamamına yakını üzerinde denetim kurmayı başarmıştır.

Suriye’de iç savaşın patlak vermesi, aynı zamanda Kurdistana Rojava’nın kurtuluşunun elverişli koşullarını değerlendirmek anlamında, bir daha asla tekrarlanmayacak tarihsel bir fırsatın yakalanmasına neden olmuştur.

*****


Batı Kürdistan’ın geleceği henüz belirsizliğini korumaktadır. DAIŞ’ın Kobani’ye saldırması ve aylardır gösterilen kahramanca direnişe rağmen işgal edilen topraklardan bir türlü sökülüp atılamaması, tehlikenin büyüklüğünü göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir. Fakat Rojava’nın geleceğini tehdit eden ve belirsiz kılan sadece DAIŞ ve Cephe Nusra gibi El KAİDE türevi örgütler değildir. Şüphesiz yakın planda yarattığı yıkım ve gerçekleştirdikleri soykırımdan dolayı DAIŞ örgütünün öncelikle yok edilmesi gerekmektedir. Ancak DAIŞ gibi örgütler, yıkıcı karakterlerine rağmen geleceği olan, yeniyi inşa etme kabiliyetine sahip hareketler değildir. Kelimenin gerçek anlamında taşeron olan bu tür örgütler, saman alevi gibi yakıp yıktıktan sonra aşılmaya ve uzun vadede yok olmaya mahkûmdur.

DAIŞ işgalinin son bulması, Batı Kürdistan’daki kazanımların garantiye alındığı ve kalıcı bir zafer kazanıldığı anlamına gelmemektedir. Türkiye, İran, BAAS rejimi ve diğer Arap devletlerinin bakış açısı, henüz Kürd kazanımlarını hazmetmeye ve Kürdistan’ı tanımaya yatkın değildir. Kürdistan’a yönelik yapılan tüm saldırıların arkasında bu güçlerin olduğuna dair yığınca kanıt vardır. Türkiye, İran, Irak, Suriye ve diğer Arap devlet yetkilileri adına yapılan her açıklama koro halinde bırakalım bağımsız Kürdistan’ı, en basit bir kazanım veya sıradan bir statünün bile ne kadar kendileri açısından tehlike arz ettiklerini açıklamaktadır. Her birisi binlerce yıllık imparatorluk geleneğine sahip olan bu devletlerin gelecekleri açısından tehlike gördükleri Kürdistan’daki gelişmelere sessiz kalmayacaklarını bilmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

*****


Yüz yıl önce Kürdistan’ı bölüp parçalayan sömürgeci zihniyette, özünde köklü hiçbir değişik meydana gelmemiştir. Kürdlerin; düşmanlarının kötü niyetini hesaba katmadan hareket etmesi en son DAIŞ saldırılarında olduğu gibi hazırlıksız yakalanmalarına ve ummadıkları yerden darbe yemelerine neden olmaktadır.

Ne ki, uygar tüm devlet ve ulusların yaptığı gibi, Kürdler de, sadece düşmanlarının niyet okumalarına bakarak geleceğine yön veremez. Düşmanlarının Kürdlerin geleceği hakkında kötü niyet beslemesi, yaptıkları her planın başarıya ulaşacağı anlamına gelmemektedir. Neticede devlet ve uluslar arasındaki çelişkilerin niteliğini belirleyen kriter, subjektif faktörler değil, karşılıklı çıkar ilişkileridir.

Bunun en büyük kanıtı Türk devletinin Güney Kürdistan ilişkilerinde görülmektedir. Türk devletinin yaklaşımında köklü değişimlerin olduğunu ileri sürmek abartılı bir değerlendirmedir. Geçmişte olur olmaz her konuda Güney Kürdistan’ı tehdit eden Türkiye’nin bu gün bırakalım Kerkük konusunda kırmızıçizgi çekmesi, bağımsızlık ilanı karşısında dahi nasıl bir tavır takınacağı tartışmalı bir konudur.

Ortadoğu’da Kürdlerin desteğini almayan ve dostluk yapmayan hiçbir gücün etkin konuma gelemeyeceğini başta Türkiye olmak üzere İran, Suriye ve batılı tüm devletler gayet iyi bilmektedir.

Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de Kürdlerle ittifak yapılmadan ve ulusal tüm talepleri kabul edilmeden dengeleri değiştirmek mümkün değildir.

Kürd direnişi; sömürgeci zihniyeti paramparça ederek kendisine dönük tüm girişim ve kirli ittifakları önemli oranda geçersiz hale getirmiştir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletlerinin geçmişte olduğu gibi Kürdlere karşı ittifak halinde hareket etmesinin koşulları neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu aşamadan sonra Kürdlere karşı düşmanlıkta ısrar edilmesi, Irak ve Suriye’de görüldüğü üzere ülkelerin harabeye dönmesi ve parçalanmasından başka bir sonuç yaratmayacaktır.

Geçmişte Kürdistan’ın kaderini elinde bulunduran sömürgeci devletlerin akıbeti artık Kürdlerin alacağı pozisyon tarafından belirlenmektedir.

*****


Türkiye yol ayırımında bulunmaktadır; ya düşmanlık politikasında ısrar ederek Anadolu’ya sıkışmış ve Ortadoğu ile fiziki bağları kopmuş tecrit bir konuma gelecek, ya da Kürdlerin tüm kazanımlarına saygı duyan ve koalisyon güçlerinin aktif bir üyesi olarak bölgede rol oynamaya devam edecektir.

BAAS rejimine karşı dört yıldır savaşan Suriye muhalefetinin Kürdlerin desteğini almadan bir milim dahi ilerleyemediği açığa çıkmış bulunmaktadır. Kürdlerin muhalefet saflarına katılması halinde dengenin anında değişeceğini tartışmaya dahi gerek yoktur.

Şüphesiz Kürdler, stratejik açıdan, koalisyon güçlerinin yanında saf tutmak zorundadır. Fakat Kürdlerin koalisyon güçlerinin yanında saf tutması ve kara operasyonlarında esas vurucu gücü oluşturmaları muhalefet cephesinde yer aldığı anlamına gelmemektedir. Suriye Arap muhalefetinin mevcut pozisyonu BAAS rejiminden daha geri ve çok daha güncel tehlike oluşturmaktadır. Kürdler yurdunu savunmak için DAIŞ ve cephe Nusra’ya karşı sonuna kadar savaşmak zorundadır. Kürd kimliğini bile tanımayan ve etkinliği giderek yok olmaya doğru giden diğer muhalefet güçlerinin ise güven veren bir pozisyonları bulunmamaktadır.

Mevcut durumda BAAS rejiminin, Kürdistan politikasını değiştirdiğine dair güçlü emareler görülmemektedir. Zaten tüm dünyanın hedef tahtasına koyduğu bir rejimi desteklemenin manası yoktur. Kelimenin gerçek anlamında bir tıkanma, kaos ve belirsizliğin hüküm sürdüğü Suriye’de mevcut durumun sürmesi, yıkım ve ölümün daha feci bir hal almasından başka bir sonuç yaratmayacaktır. Bu durum başta Türkiye ve İran olmak üzere koalisyon güçleri ve Rusya’nın mevcut tutumlarını yeniden gözden geçirmelerini kaçınılmaz olarak gündeme getirecektir. Hangi cepheden bakılırsa bakılsın Suriye’nin geleceği tayin edilmek isteniyorsa, Kürdistan’ın desteği alınmak zorundadır. Kürdistan’ın pozisyonu Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de stratejik bir konum arzetmektedir. Bu gün DAIŞ’a karşı savaşan Kürdlerin yarın rejime karşı zafer kazanılmak isteniyorsa asıl ittifak yapılması gereken güç olduğu gerçeği daha net görülecektir. Her halükarda rejimi yıkmak veya korumak isteyen güçler Kürdistan politikasını değiştirmek ve Kürdlere stratejik bir rol atfederek yaklaşımlarını netleştirmek zorunda kalacaktır.

Suriye’nin yıkımına yol açan iç savaşın yakın planda biteceğine dair hiçbir belirti görülmemektedir. Rojava’yı; bu geleceği belirsiz ve artık boğazlaşmaya dönüşen iç savaşın dışında tutmak, Kobani’de görüldüğü gibi imkânsızdır. Kürdler geleceğe ilişkin planlarını bu gerçeği göz önünde bulundurarak yapmak zorundadır. Fakat Kürdistan’ı bekleyen tehlikenin boyutları hangi düzeyde olursa olsun, Rojava’nın kurtuluşu çok daha olgun bir zemine ve elverişli koşullara kavuşmaktadır. Batı Kürdistan tam da altın tepside sunulan bir fırsat gibi kurtuluşunun ve bağımsız bir statü kazanmasının elverişli tüm koşullarını yakalamaktadır. Artık dışardan yapılacak her saldırı, sadece kurtuluşunu yakınlaştıracak ve stratejik önemini açığa çıkartmaktan başka bir sonuç yaratmayacaktır.

Şüphesiz altın tepside sunulan her fırsat, mutlak anlamda, Kürdlerin, Rojava’da tüm temel haklarına kavuşacağı ve bağımsız bir statü kazanacağı anlamına gelmemektedir. Tarihte çok daha elverişli koşullara sahip olunmasına rağmen, öncülük vasfı veya diğer nedenlerden dolayı bir daha telafisi dahi mümkün olmayan ağır yenilgilerin, acı dolu felaketlerin yaşandığı yığınca örneğe rastlanmaktadır.

Kobani’de kahramanca direnilmesine rağmen, koalisyon güçlerinin hava bombardımanı ve Peşmergenin müdahalesi gerçekleşmeseydi, Kürdistan tarihinde sıkça görülen yeni bir trajedi ve soykırımın yaşanmasından başka bir sonuç yazılmayacaktı.

PYD; Kobani’de yaşanan yıkım ve trajedinin faturasını altından kalkamayacağı ağır bir yenilgi biçiminde ödemek zorunda kalmamışsa, bunu gerilla ve halkın direnişi kadar koalisyon güçleri ve peşmergenin sunduğu desteğe borçludur.

Kürdler; Rojava’da, ilk ve son kez ortaya çıkan altın değerindeki tarihsel fırsatı değerlendirmek istiyorsa, öncelikle KCK tarafından savunulan ve Kürdistan’da hiçbir biçimde karşılığı bulunmayan “ anti- emperyalizm” saplantısından vazgeçmek zorundadır. Kobani’yi, adeta uçurumun eşiğinden çekip kurtaran koalisyon güçleridir. Anti emperyalizm yaftası altında koalisyon güçlerine karşı körüklenen düşmanlığın Türk solunun marjinal gruplarını tatmin etmekten başka Kürdlere hiçbir faydası yoktur. Anti- emperyalizm tezinin, DAIŞ mevzilerini vuran koalisyon güçlerinin bombardımanını coşkuyla alkışlayan Kürd halkının nezdinde hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmadığını belirtmemize dahi gerek kalmamıştır.

İkinci olarak; KCK tarafından savunulan ve DAIŞ saldırılarından sonra buz üzerine yazılmaktan başka hiçbir geçerliliği bulunmayan üçüncü taraf tezinden vazgeçilmelidir. Yeni bir paradigma gibi sunulmasına karşın üçüncü taraf tezi daha önce Kaddafi ve halen kuzey Kore tarafından savunulan bayatlamış üçüncü dünya görüşünden başka bir anlama sahip değildir. Kobani işgalinden sonra Batı Kürdistan’da tarafsız kalarak veya üçüncü taraf gibi görünerek savunma yapmanın hiçbir gerekçesi kalmamıştır. Kürdler; Rojava’da, koalisyon güçlerinin yanında saf tutmak zorundadır. PYD’nin yaptığı gibi tarafsız görünmesine rağmen rejimle dirsek temasında bulunmanın Kürdlere hiçbir faydası yoktur. Suriye ve Batı Kürdistan’da taraflar sadece rejim ve muhalefet güçleri değildir. Asıl belirleyici taraf koalisyon güçleridir ve Kürdlerin çıkarı bu cephede yer almayı zorunlu kılmaktadır.

Üçüncü olarak; tıpkı üçüncü taraf gibi beylik bir takım laf cambazlığı yapmanın ötesinde Kürdistan’ı yeniden bölüp parçalamanın dışında hiçbir işlevi bulunmayan kanton çözümünden vazgeçilmelidir. Kanton modeli, KCK yöneticilerinin ileri sürdüğü gibi emperyalizmin korktuğu ve yıkmak istediği bir yönetim biçimi değildir. Koalisyon güçleri ve peşmergenin Kobani’ye müdahalede bulunması, KCK’nin ileri sürdüğü tüm argümanları sadece çürütmekle kalmamış, aynı zamanda Kanton modelinin başta BAAS rejim ve İran devleti olmak üzere sömürgeci güçlerin klasik böl- yönet tuzağından başka bir işleve sahip olmadığını kanıtlamıştır.

Dördüncü olarak; ulusal birlik sağlanmadan, tek başına hiçbir partinin bırakalım Kürdlere özgürlük sağlaması, Kobani’de görüldüğü gibi bir kasabayı bile koruması mümkün değildir. PYD; siyasal planda, Duhok mutabakatına sadık kalarak ENKS bünyesinde faaliyet sürdüren partiler ile ortak bir yönetim tesis etmek zorundadır. ENKS’ye bağlı binlerce hazır ve eğitilmiş peşmerge gücü bulunmaktadır. Bu gücün Rojava’da üslenmesine izin verilmediği için mevcut durumda Güney Kürdistan’da DAIŞ’a karşı savaşmak zorunda kalmaktadır. Oysa isabetli ve gerekli olan Güney peşmergesinin değil, bu gücün cepheye sürülmesidir. ENKS’ye bağlı askeri birliklerin müşterek bir güç olarak savaşa iştirak etmesi gerçekleşmeden DAIŞ çetelerine karşı sürdürülmekte olan savaşta zafer kazanmak ve Kürdleri ulusal birlik temelinde ortak bir yönetime kavuşturmak hayli zor olacaktır. Bundan dolayı, şayet Rojava’da zaferin yolu ardına dek açılmak isteniyorsa öncelikle müşterek bir gücün oluşturulması önündeki tüm barajlar kaldırılmalı ve diğer partilerin faaliyetleri üzerinde kurulan ambargoya bir an evvel son verilmelidir.

Son olarak; şayet iradelerine ipotek konulmazsa, PYD dahil tüm Rojava partilerinin ve halkın ulusal birlikten yana ve ilişkilerinde çok daha demokratik bir yaklaşıma sahip olacaklarına dair en ufak bir kuşkumuz yoktur. Hiçbir Rojava’lı Kürdün koalisyon güçlerinin desteğinden ve kurulacak bir ittifaktan rahatsızlık duyması mümkün değildir. Bu konuda problem Rojava parti ve halkından kaynaklanmamaktadır. Yukardan, dağdan anti- emperyalizm yaftası altında dayatılan ve ulusal, demokratik hiçbir içerik taşımayan yaklaşımlar yüzünden ortaya çıkan altın değerindeki fırsatlar heba olmaya devam etmektedir. Şayet, KCK, dogmatik dayatmalardan vazgeçmek anlamında, Rojava Kürdlerinin yakasından düşer ve bağımsız tavır takınmalarına ve inisiyatifli davranmalarına rıza gösterecek bir pozisyon takınırsa, işte o zaman sadece altın değerindeki fırsatlar değerlendirilmekle kalmayacak, aynı zamanda Güney Kürdistan’da olduğu gibi Kürdlerin bağımsızlık dahil, mutlak anlamda bir statü kazanmaları garanti altına alınacaktır.


25-2- 2015
Botan Ahmed
Etiketler: Nizamettin Taş, Rojava, YPG, PKK, KCK, Peşmerge, Gerilla