Ortadoğu Sorunu -II-
         Ortak bir atadan, Sami ırkından gelmelerine rağmen, nedense, yalnız İsrail oğulları, kendilerini Tanrının ‘seçilmiş ulusu’ saymaktadır. Oysa tarihin kirli sayfalarına bakıldığında, Tanrı tarafından seçilmiş kavmin başından belanın hiç eksik olmadığı, gadre uğradığı ve neredeyse, İsrail oğullarının tüm nesillerinin ömürlerini yaban ellerde, sürgünde tükettiklerini görmekteyiz. Tanrı bu kavimi nasıl seçmişse, milyonlarcası gaz odalarında yakıldıktan sonra, yüzüne güldüğü son çeyrek asırlık dönemde, sanki başına bunca felaketi getiren Filistin halkıymış gibi ondan bin yılların intikamını almaktadır.
Nizamettin Taş
02.01.2007 - 15:44
                        Ortadoğu Sorunu -II- 

              Araplar: üvey Evlat, Şanslı Kavim 
            Ortak bir atadan, Sami ırkından gelmelerine rağmen, nedense, yalnız İsrail oğulları, kendilerini Tanrının ‘seçilmiş ulusu’ saymaktadır. Oysa tarihin kirli sayfalarına bakıldığında, Tanrı tarafından seçilmiş kavmin başından belanın hiç eksik olmadığı, gadre uğradığı ve neredeyse, İsrail oğullarının tüm nesillerinin ömürlerini yaban ellerde, sürgünde tükettiklerini görmekteyiz. Tanrı bu kavimi nasıl seçmişse, milyonlarcası gaz odalarında yakıldıktan sonra, yüzüne güldüğü son çeyrek asırlık dönemde, sanki başına bunca felaketi getiren Filistin halkıymış gibi ondan bin yılların intikamını almaktadır.

         Seçilmiş ulus, İsrail oğullarının aksine, İbrahim’in soyundan gelen, ancak asil bir anadan değil, Hac er’den, bir yanaşma kadından doğan Arap kavmi, üvey evlat muamelesi göreceği yerde, ne hikmetse, Tanrı tarafından, çoğu zaman hiç hak etmediği halde daima el üstünde tutulmaktadır. Bunun en son örneğini çok çarpıcı bir şekilde I.Dünya savaşı ve onun yol açtığı Ortadoğu sisteminde görmekteyiz.
                                                        ---------------------------
         I.Dünya savaşı başladıktan sonra Tanrının ‘yürü ya kulum’ dediği ulusların başında Arap kavmi gelmektedir.
Tarih; birinci dünya savaşından sonra esas olarak Arap milletine güldü. Beş yüz yıl Osmanlı esaretinde yaşayan Arap halkı, savaş patlak verdiğinde bırakalım millet ve devlet vasfına sahip olmayı, kendi iç dinamiklerine dayanarak iki aşireti bile yan yana getirmekten aciz bir sefaleti yaşamaktaydı. İngiltere ve Fransa’nın kendi aralarında anlaşarak oluşturdukları ve sınırlarını cetvelle çizdikleri birçok Arap devleti yıllarca hükmetme  kapasitelerine sahip olmadıklarından manda yönetimleri tarafından idare edildi. Daha sonra dünya ve Ortadoğu halklarının başına bela kesilen Irak devleti, neredeyse kırk yıl kendisini idare edecek bir liderden yoksun  olduğu için, Suudi Arabistan’dan ısmarlanan bir kral tarafından yönetildi.

         Arapların ilkel yapısı ve iktidardan yoksun pozisyonları savaşın galip devletlerini asla kaygılandırmadı. İngiltere ve Fransa’yı ilgilendiren Arapların yönetme sanatındaki becerisizlikleri değil, kendi çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeleriydi. Geliştirilmek istenen sistemin Ortadoğu’nun binlerce yıllık tarihsel birikimine ve muazzam kültürel zenginliğine tamamen ters düşmesi İngilizler açısından bir anlam ifade etmiyordu. Sömürgecilerin yeni Ortadoğu sistemini geliştirirken kriter aldığı tek bir gerçek vardı:  Araplara dayanmadan Ortadoğu’da düzen geliştirmek mümkün değildi.

         Osmanlı imparatorluğu tarafından, yüzyıllarca yönetim erkinden kopartılan Arap hâkim sınıflarının, bırakalım devlet idare etmeleri, batıya dayanmadan nefes almaları bile mümkün değildi. Arapların ulusal bilinçten yoksun, göbekten bağımlı ve iktidarsız yapıları, batının kendi çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmaları için bulunmaz bir fırsat sunmaktaydı. Arapları kendi içerisinde bölüp parçalayarak idare etmeyi amaçlayan bu plan doğrultusunda yirmiden fazla suni devlet oluşturuldu ve başlarına kendi aile çıkarlarını savunmanın dışında hiçbir özelliği bulunmayan, yozlaşmış kral ve hanedanlar geçirildi. Daha sonra Mısır, Libya, Suriye ve Irak gibi ülkelerde askeri darbeler sonucu iktidar değişiklikleri gerçekleşmesine rağmen, kralları deviren askeri cuntalar, demokrasi yerine diktatörlüğe yöneldikleri için, özü itibarı ile mevcut sistemde köklü hiç bir değişiklik meydana gelmedi.

         Aslında bir gün dahi yaşatılmaları suç olan mevcut rejimlerin neredeyse bir asra yakın ömür sürmelerinin tek nedeni, sadece batı tarafından desteklenmiş olmaları değildir. Halk desteğinden tamamen yoksun olmalarına rağmen, bu kokuşmuş yönetimlerin hala iktidarda olmalarının diğer bir nedeni doğu-batı çelişkilerinden sonuna kadar yararlanmış olmalarıdır.

         Miladı dolmasına rağmen mevcut sistem ve onun diktatör-yal rejimlerini 21. yüzyıla taşıran esas gücün Amerika ve Sovyetler Birliği olduğu ve iki süper gücün kendi yandaşı olan devletlere sonuna kadar destek vererek bu kokuşmuş yönetimleri adeta zorla ayakta tuttukları konusunda en ufak bir kuşku yoktur. Ancak tüm suçu sadece Amerika ve Sovyetler Birliğine yüklemek gerçekçi bir tutum değildir. Despot Arap rejimlerinin aslında iktidardan yoksun ve son derece güçsüz bir alt yapıya dayandığını yakından biliyoruz. Buna rağmen Arap hâkim sınıflarının saltanatlarını ciddi anlamda tehdit eden hiçbir halk hareketinin gelişmediğini görmekteyiz. öncüden yoksun Arap halklarının dağınık, örgütsüz ve yakınmadan öteye gitmeyen iktidarsız duruşlarının, her birisi birer insanlık suçu abidesi olan dikta rejimlerinin yaşatılması konusunda en az iki süper devletin verdiği destek kadar olumsuz rol oynadığını belirtmeye bile gerek yoktur. 
1 ocak 2007

Botan Rojhılat-N.TAŞ
   
Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe