Seçim!
Uzlaşı kültürü ve ittifak anlayışı egemen kılınmadan Kürtlerin arzulanan başarıyı göstermesi mümkün değildir. Bu yaklaşımın sadece seçim döneminde değil, aynı zamanda tüm mücadele alanlarına hakim kılınması gerekir. Geçmişte olduğu gibi basit çıkarlar gereği uzlaşır gibi görünüp, seçim bitikten sonra tekrar eski tekelci zihniyete dönülürse mevcut sınırlı ittifakın dahi yürünemeyeceği bilinmelidir.
Nizamettin Taş
28.05.2011 - 22:24
                                                                 Seçim!
Türkiye’de 12 Haziran 2011 tarihinde yapılacak genel seçimi önemli kılan pek çok neden bulunmaktadır.
Her kesim; kendi bakış açısına göre seçime anlam yüklemekte özgürdür.
Fakat Kürtler açısından bu seçimi diğerlerinden farklı kılan özellikle iki stratejik neden üzerinde durmak istiyorum.
I-Türkiye’de parlamento mücadelesi veren hemen tüm partiler seçimden sonra yeni anayasa sözü vererek kendilerini peşinen bağlamış bulunmaktadır. 12 Haziranda yapılacak seçimden sonra yeni demokratik bir anayasanın kabul görme ihtimali hayli yüksek görünmektedir. Dolayısıyla hangi parti içerisinde yer alırsa alsın yeni parlamentonun kurucu meclis gibi bir işlevi olacaktır.
Türkiye’de tarihte ilk defa sivil demokratik bir anayasanın kabul görme koşulları yakalanmıştır. Avrupa standartlarına sahip, tüm sorunlarını demokrasi içerisinde çözen, hak ve hukuku tam uygulayan çağdaş bir Türkiye’nin inşası için öncelikle yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır.
Yeni demokratik bir anayasanın kabul görmesi uzlaşı kültürünün sağlanması ile mümkündür. Bu konsensüs yakalanmadan yeni anayasanın kabul görmesi ve Kürt problemi gibi kangren olmuş pek çok stratejik sorunu çözmesi mümkün değildir. Bundan dolayı başta Kürtler olmak üzere tüm kesimlerin güçlü bir tarzda parlamentoda temsil edilmesi büyük bir önem taşımaktadır.
II-Türkiye’de acil olarak çözümlenmesi gereken sorunların başında Kürt problemi gelmektedir. Türkiye’de Kürt sorununun siyasal demokratik yollardan çözüme kavuşturulması için giderek elverişli bir zemin doğmaktadır.
12 Haziranda yapılacak seçim sadece Türk demokrasisi açısından değil, aynı zamanda Kürt sorununun çözümü bakımından da tarihi bir fırsat sunmaktadır.
Seçimden sonra ortaya çıkacak tablo Türkiye’nin gidişatı ve Kürt sorununun çözümü açısından kader tayin edici bir özelliğe olacaktır.
Sorunun çözümü için; öncelikle, Kürtlerin seçim temelinde ortaya çıkan bu tarihsel fırsatı çok iyi değerlendirerek parlamentoya çok güçlü ve iradesini geçmişte olduğu gibi başka adreslere havale etmeyecek kadar kendinden emin adayları göndermesi zorunludur. Şüphesiz parlamentoda Kürtleri blok halinde temsil edecek tek grup BDP çatısında altında toplanan milletvekili adayları olacaktır. Ancak partiler düzeyinde olmasa bile bireyler bazında Kürt sorununu parlamentoda temsil etme kabiliyetine sahip daha pek çok adayın olduğunu biliyoruz. Yeni dönemde Kürtlerin haklarını parlamentoda savunacak milletvekillerinin sayısı sadece Barış ve Emek bloğunun adayları ile sınırlı değildir. AKP ‘de adaylığını koyan ve bizimde yakından tanıdığımız birçok adayın önümüzdeki dönemde en az BDP vekilleri kadar Kürt sorununun çözümüne katkı sunacağından en ufak bir kuşkumuz yoktur. Kaldı ki CHP içerisinde bile soruna bu temelde yaklaşım göstereceğini duyduğumuz bazı adaylar vardır. Bundan dolayı Kürt sorununun çözümünü parlamentoda savunacak milletvekili sayısını BDP’nin adaylarıyla, hatta sadece Kürtlerle sınırlı tutmak çok sığ bir yaklaşımdır. Başta AKP olmak üzere diğer partilerde yurtsever, demokrat, ilerici pek çok milletvekili adayı bulunmaktadır. Kürt sorunu tüm demokrat güçlerin desteği sağlandığı oranda çözüm yoluna girecektir.
 Asıl bundan dolayı, yani Kürt sorununa geniş bir perspektiften bakacak, kimliğine pranga vurmayan, gerçekten demokrat, kişilikli ve irade sahibi güçlü bir grubun parlamentoya gönderilmesi son derece önemlidir. Aksine bir tablonun ortaya çıkması başta Kürtler olmak üzere hiç kimsenin çıkarına değildir. Çünkü Kürtlerin iradesinin çok güçlü bir tarzda yansımadığı parlamento ve kabul edilecek yeni anayasanın bırakalım demokratik olması ve sorunları çözmesi,  geçmişten çok daha beter tahribat ve telafisi mümkün olmayacak ağır sonuçlara yol açacağını tartışmak bile yersizdir.
Fakat Kürtlerin parlamentoda temsil edilmesinin bundan öte çok daha önemli bir nedeni vardır. Kürt problemi demokratik yollardan seçilmiş siyasal temsilcileri olmadan, devletin tek başına çözeceği bir sorun değildir. Kürtlerin özellikle yasal yollardan seçilmiş temsilcileri muhatap alınmadan sorunu çözmeye kalkışmak, işleri yokuşa sürmekten başka bir netice vermez.  Aslında sorun ağırlaştırılmadan çözülmek isteniyorsa legal, illegal tüm örgüt ve şahsiyetlerin bir biçimiyle sürece dahil edilmesi en sağlıklı yöntemdir. Fakat hükümetin daha çok Kürtlerin seçilmiş temsilcileri ve legal kurum ve kuruluşlarını muhatap almayı düşündüğü görülmektedir.
Şüphesiz, Kürt listesinin bu gerçekleri dikkate alarak hazırlandığına dair bir takım emareler vardır. Fakat özellikle HAKPAR adaylarının son anda liste dışında tutulması ve ittifak arayışlarının bir bakıma boşa çıkartılması, gerekli duyarlılığın henüz tam oluşmadığını göstermektedir.
Ancak tüm eksik ve yanlış tutumlara rağmen Kürt cephesinde giderek bir uzlaşı eğiliminin gelişmekte olduğunu görmekteyiz. BDP çevresinden olmayan bazı adayların listeye alınması bu bağlamda olumlu görülmesi gereken bir gelişmedir.
Uzlaşı kültürü ve ittifak anlayışı egemen kılınmadan Kürtlerin arzulanan başarıyı göstermesi mümkün değildir. Bu yaklaşımın sadece seçim döneminde değil, aynı zamanda tüm mücadele alanlarına hakim kılınması gerekir. Geçmişte olduğu gibi basit çıkarlar gereği uzlaşır gibi görünüp, seçim bitikten sonra tekrar eski tekelci zihniyete dönülürse mevcut sınırlı ittifakın dahi yürünemeyeceği bilinmelidir.
Bu konuda en büyük sorumluluk PKK’ya düşmektedir. Ne yazık ki PKK bu konuda son derece çelişkili ve sorumsuz bir davranış içerisinde bulunmaktadır.  
PKK; siyasal mücadele ve seçim çalışmalarına demokratik yöntemleri benimseyerek değil, silahlı propaganda tarzında bir yaklaşım göstermektedir.
PKK meclise otuzun üzerinde parlamenter göndereceğini iddia etmektedir. Parlamenter mücadeleyi ret etmediğine göre, o zaman meclisi boykot anlamına gelen askeri eylem ve şiddet gösterilerine ne gerek vardır. Propaganda süreci boyunca izlenen taktik kesinlik parlamenter mücadele yöntemlerini dışlayan ve süreci ciddi anlamda provoke eden bir dizi anlamsız gösterinin ötesine varmamıştır.
Sivil itaatsizlik adına yapılan eylemler başlangıçta hemen her kesimden geniş destek bulurken daha sonra anlamsız bir şekilde şiddet içerikli marjinal gösterilere dönüştürülmesini kimse anlamış değildir. Zaten ortamı geren yaklaşımlar yetmezmiş gibi birde Hizbullahçılar ile yeniden kapışmaya yol açabilecek bazı yönelimlerin olması yeni kışkırtmalara davetiye çıkarmaktan başka bir sonuç vermemiştir.
Hizbullahçılarla çıkması muhtemel bir çatışmanın son anda önlenmesi Kürtler içerisinde yaratacağı tahribatın önlenmesi, Ergenekon planlarının bozulması ve seçimin selameti açısından büyük bir kazanım olmuştur. Ancak aynı duyarlı yaklaşımın diğer parti adayları ve seçim bürolarına karşı gösterilmediğini ve anti demokratik tutumun ısrarla devam ettirildiğini görmekteyiz.
Meclisin boykot edilmediği koşullarda tüm parti ve adayların propaganda ve örgütlenme özgürlüğü vardır. Barış ve Emek bloğunun konvoy ve bürolarına Türkiye’de saldırılar yapıldığında bu nasıl faşist, ırkçı bir yönelim olarak şiddetle kınanıyorsa, aynı şekilde AKP seçim bürolarına Molotof atılması ve adaylarının tehdit edilerek taciz edilmesi de kesinlikle kabul edilecek bir tavır değildir. Demokrat olmanın ölçüsü kendisine haksızlık yapanında hakkını korumaktan geçer. Demokrasi ve özgürlüğe en çok ihtiyaç duyan bir hareketin kendinden başka kimseye hayat hakkı tanımaması doğru bir davranış tarzı değildir.
Fakat kaos ortamı yaratan tüm bu şiddet gösterilerinden çok daha vahim olan son günlerde askeri operasyonların artması, çatışmalarda onlarca gerillanın şehit düşmesi ve buna karşılık misilleme eylemlerinin artmasıdır. Ortamı geren, süreci sabote etme amacı taşıyan bu yaklaşımlar terk edilmez, yani askeri operasyonlar ve misilleme eylemlerine son verilmezse geri dönüşü olmayan bir yola girileceğini söylemek için kahin olmaya gerek yoktur.
Yekmal mıntıkasında meydana gelen ve 12 gerillanın şehit düşmesine neden olan çatışmanın her iki taraf açısından değerlendirmesi yapıldığında ortaya hayli ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır.
Kürdistan’da görev yapan komutanların büyük çoğunluğunun Ergenekon üyesi olduklarını yapılan soruşturmalardan biliyoruz. Ergenekon davasında adı geçen Şırnak tugay komutanının süreci sabote etmek için ve halkı provoke etmek amacıyla gerilla cenazelerine karşı çok bilinçli tarzda insanlık dışı davranışlarda bulunduğu anlaşılmaktadır. Gerilla cenazelerine karşı gösterilen tavrı, Türk ordusunun öteden beri uyguladığı davranışın bir tekrarı gibi algılamak son derece yüzeysel bir değerlendirmedir. Geçmiş deneyimlerden, gerekli olduğunda, Türk ordusunun komuta kademesinin tahminlerin ötesinde duyarlı davrandığını gayet iyi biliyoruz. Cenazelerin rast gele arazide bırakılması Kürtlerin sinir uçlarıyla oynanarak infial yaratılmak istendiğini göstermektedir. 12 gerillanın şahadeti son günlerde yeniden sahneye konulan oyunun bir parçası ve etkili bir aracı olarak kullanılmak istendiğine dair en ufak bir kuşkumuz yoktur. 
Fakat 12 gerillanın şahadeti üzerinde önemle durulması gerek tek boyut bu değildir. Asıl PKK’nın bu dönemde neden bu tarz bir eylemi gerçekleştirmek istediğini anlamak mümkün değildir. Geçmişte kapsamlı eylem yapmak istediğimizde aklımıza ilk olarak hemen Xabur vadisinde konumlanan askeri güçler geliyordu.  Aradan neredeyse çeyrek yüzyıl geçmesine ve devletin sınır hatlarını çok iyi tahkim ettiği bilinmesine rağmen, eski alışkanlıkların esiri olarak, hala bu hedefler neden ısrarla seçilmek istenmektedir. Dönem taktiğine tamamen ters ve Kürt sorununun çözümüne en ufak bir katkısının olamayacağı bilinmesine rağmen bu tarz eylemlere kimler karar vermektedir. Nitekim bu acayip duruma sadece PKK’ya mesafeli duran çevreler değil, bizzat Abdullah Öcalan’ın kendiside bir anlam verememiş ve taktik dışı bu eylemi çok sert bir şekilde eleştirerek soruşturulması gerektiğini belirtmek zorunda kalmıştır. 
Bu dönemde hangi gerekçeyle olursa olsun, ister hamlesel bir çıkış yapmak, ya da yaşanan kayıpların öcünü almak veya seçim kampanyasını desteklemek amacıyla gerçekleştirilmek istensin askeri eylemlerin hiçbir türü kesinlikle Kürt sorununun çözümüne katkı sunmamaktadır.
Hiç olmazsa seçim sonuna kadar yeni bir çatışma ortamına mahal vermeden süreci götürmek tüm kesimlerin ortak talebidir. Çünkü gerginlik ve çatışma ortamında iyi bir seçim kampanyası sürdürmek mümkün değildir. Mevcut durumda Kürtler tüm gücünü seçim propagandası için değil, demokrasi çadırı denilen kapalı mekanlarda harcamaktadır. Çatışmalı ve gergin geçen bu tür eylem tarzları doğası gereği marjinal kalmaya mahkumdur. Kitlenin seferber olması ve kadroların halka ulaşması için her zaman olduğu gibi yine esas sorumluluk PKK’ye düşmektedir.  PKK çatışma ortamına son vererek ve vurdulu kırdılı marjinal eylemlerden vazgeçerek halka rahat bir nefes aldırmak zorundadır. Yoksa halkın seçim üzerinde yoğunlaşması zor olacaktır.
Çatışmadan uzak ve özgür koşullarda yapılacak bir seçimde Kürt cephesinin çok daha başarılı olacağından hiç kimsenin kuşkusu yoktur.
12 Haziranda yapılacak seçimde Kürtlerin asıl başarısı sorunu çözmeye muktedir irade sahibi nitelikli bir grubun parlamentoya girmesidir. Seçim asıl bu gelişmeye ön ayak olabilecek bir oluşumun doğuşuna tanıklık ederse tarihsel rolünü oynamış olacaktır. 25 Mayıs 2011                                                                           Nizamettin TAŞ ( Botan Rojhılat)
Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe