Zoğurlu
Ailesi



         İçinden
geçtiğimiz dönemin hassasiyetinden dolayı uzmanı olduğumuz konularda dahi
değerlendirme yapmaktan kaçınıyoruz. Bu fırsattan yararlanarak öteden beri
yazmayı düşündüğüm bir konuda, daha doğrusu bir aile ve onun şahsında bir anne
hakkındaki duygularımı yazmak istiyorum.               



         Kürdistan
ulusal kurtuluş mücadelesinin otuz yıllık tarihinde devrimin tüm yükünü
omuzlarında taşımış ve bedel ödemeye devam eden çok özgün bazı aileler vardır.
Aslında bunca acı, kayıp ve fedakarlıktan sonra, Kürt halkı açısından artık
özgün ailelerden söz etmek pek gerçekçi bir tanımlama değildir. Kürt halkının
onbinlerce bedel vererek gösterdiği olağanüstü direniş örneği özgünlük
kelimesini gerçek anlamından çıkartarak genelleştirmiş bulunmaktadır. Bu açıdan
aileler arasında herhangi bir ayırım yapmak gerçekçi olmadığı gibi haksızlık
yapma riskini de beraber taşımaktadır.



         Bedel ödeyen
halkın ve şehitlerin kemiklerini sızlatmamak adına son derece hassas
davranmamıza rağmen, söz konusu, Zoğurlu ailesi olduğunda, hiç kimsenin bu
özgün değerlendirmeye itiraz edeceğini tahmin etmiyorum.



         Zoğurlu
ailesini tanımlamak; Kürt halkının yaşadığı dramı ve Kürdistan tarihinin
trajedisini anlatmak manasına gelmektedir. Fakat bu ailenin serüveni sadece
dramatik bir yıkımdan ibaret değildir; aynı zamanda, Kürdistan ulusal kurtuluş
mücadelesi adına ne yaşanmışsa- fedakârlık, acı, ölüm, ihanete uğrama, direniş,
bedel ödeme, yurtseverlik, kahramanlık vb - hepsinin toplam bir ifadesi olarak
daha şimdiden tarihteki yerini almıştır.



         Zoğurlu
ailesi; Kürt halkının yüz akı, Kürdistan devriminin başarısı için ne kadar
bedel verilmesi gerekiyorsa hepsini tek başına ödemeye ant içmiş bir onur
abidesi gibi durmaktadır.



         Kürt halkı
bazı mekanları mutlaka kıble gah yapmak istiyorsa bu adres her türlü bedeli
yeterince ödemiş olan şehitlerin evlerinden başkası değildir.



         Hak edip
etmediklerine bakmaksızın birilerinin elini durmadan öpen milletvekilleri, eğer
mutlaka el öpmek istiyorsanız işte size gerçekten öpülmesi gereken acılı bir
ananın, Seyfettin Zoğurlu’nun annesinin elini uzatıyorum.



         Cennetin
anahtarı kadınların elindedir. Kürt işverenleri, belediye başkanları hayırla
yad edilmek isteniyorsanız Zoğurlu ailesi gibi hiçbir çıkar gözetmeksizin bütün
varını, yoğunu, canını veren ailelere ve bunu istismar etmeyen aile efradına
yardım elinizi uzatarak iyi bir geleneğin öncüleri olmalısınız.   



                                                                                              
                  ***



         Seyfettin
Zoğurlu okul arkadaşımdı. Dersim öğretmen okulunda birlikte okuduk. Kürt
hareketi içinde ayrışma yaşandığında Kürdistan Devrimcilerinden yana tavır
koyan en aktif militanlardan biriydi. Okulu bitirdikten sonra, profesyonel
devrimci olarak özellikle askeri eylemlerde çok aktif rol oynadı. Askeri
sahadaki başarısından dolayı parti içerisinde General Sami olarak tanınıyordu.



         Seyfettin PKK
saflarına katıldıktan sonra başta ağabeyi Alaeddin olmak üzere tüm Zoğurlu
efradını ulusal kurtuluş mücadelesinin birer aktif çalışanı durumuna getirdi.
Bu güvenilir ve fedakâr yapısından dolayı PKK’nın kuruluş kongresi, Fis
köyünde, onların evinde yapıldı.



         1980 yılı
baharında, Diyarbakır’a gittiğimde, Seyfettin, ilk çekilen kadroların içinde
Lübnan’da bulunuyordu. Alaeddin’in yakalanmadığını öğrenince ilk iş olarak
onunla temasa geçmeyi kararlaştırmıştık. Alaeddin’in şehir merkezinde çok geniş
ilişkileri vardı; aile dostlarına dayanarak operasyonlardan kurtulmuştu. Hazrolu
Ali’yi devreye sokarak kısa bir süre sonra kendisiyle ilişkiye geçtik.



         Alaeddin’i
yakından tanıyınca onun da Seyfedin gibi gerçek bir halk kahramanı olduğunu
gördüm. Demek ki dürüstlük, fedakârlık, halkçılık gibi pek çok olumlu özellik
bu ailenin mayasında vardı.



                                                                                                                   
***                                                              



         12 Eylül
darbesini, Fis kayasında tuttuğumuz bir komün evinde karşıladık. Birlikte
kaldığımız Ferit- Mustafa Marangoz- sabah kahvaltısı için fırından ekmek almaya
giderken her tarafın askerler tarafından tutulduğunu görmüş ve operasyon
yapıldığını sanarak hızla geri dönmüştü. Sonra komşulardan sorunca askeri
darbenin yapıldığını öğrenmiştik. Televizyonda Kenan Evren’in darbe konuşması
yayınlanıyordu. Kendi aramızda kısa bir durum değerlendirmesi yaptık ve
Diyarbakır’ı hemen terk etmemiz gerektiği sonucuna vardık. Sokağa çıkma yasağı
olmasına rağmen askerler henüz Diyarbakır’ın tümünü kontrol altına almamıştı.
Kaldığımız mahalle- Fis kayası- Dicle nehrinin hemen üstünde bulunuyordu.
Öğleye kadar evde kaldık, sonra Dicle nehrine inip yürüyerek Silvan yolu
üzerine çıktık. Şayet askerlere rastlarsak, serinlemek üzere nehirde yüzmeye
gittiğimizi söyleyecektik. Yol üzerinde bulunan bir köyden araba buluncaya
kadar herhangi bir problem yaşamadan Fis köyüne ulaştık. Aslında Zoğurlu ailesi
Fis köyünde değil, Genç, Hani, Lice yolu kenarında, kendi arazileri üzerinde
kurdukları bir mezrada yaşıyorlardı. Mezrada amcası ve çocuklarının dışında
başka yabancı bir ev bulunmuyordu. Aile içerisinde dışarıya herhangi bir sırrın
çıkması mümkün görünmediği için mezrada istediğimiz kadar kalabilirdik. Yol
üzerinde açtıkları küçük bir lokantayı işleterek geçimlerini sağlıyorlardı.



         Hayatımda ilk
defa böyle bir ailede kalıyordum. 



         Dillere
destan utangaç bir yapıya sahip olduğum için Seyfettin’in annesi bana Feqirok
ismini takmıştı. Sonradan bu isme alıştım ve Resul Altınok- Davut- un bana
verdiği Yavuz ismini neredeyse hiç kullanmaz oldum.



        
Alaeddin’lerin evinde tam kırk gün kaldık. Geceleri evde yatıyor, sabaha
karşı yolun karşı tarafında bulunan tümseğe çıkarak günü burada geçiriyorduk.
Gündüz kaldığımız tümsek, ismini yanlış hatırlamıyorsam, Dağdanos isminde
tarihi bir yerdi. Üzeri toprakla örtülü bir yapı olduğu sanılıyordu. Dağdanos
isminin eski çağlarda Kürdistan’ı işgal eden bir krala ait olduğu ve hazinesini
burada gizlediğine dair rivayetler dolaşıyordu. Gerçekten de tümsek define
avcıları tarafından delik deşik edilmişti. Ortalıkta hazinenin bulunduğuna dair
herhangi bir söylenti dolaşmıyordu. Ancak tümsekte yapılan kazının, bizi, öğle
sıcağından korumak için serin bir barınak oluşturduğundan hiç şüphemiz
yoktu. 



         Zoğurlu
ailesi o günlerde, henüz beladan uzak, ulusal kurtuluş mücadelesine verdiği
aktif desteğin manevi huzuru içerisinde bulunuyordu. Lokantaya gelen
yolculardan elde edilen bilgilerden dolayı tüm gelişmelerden anında haberdar
oluyorduk. Diyarbakır’a dönmek için zamanın henüz erken olduğuna inanıyorduk.
Ortamın biraz daha durulması, devletin operasyonlarda izlediği yöntemlerin
iyice deşifre olmasını bekliyorduk.



         Ancak hesapta
olmayan bir nedenden dolayı orayı bir süre sonra terk etmek zorunda kaldık.
Devletin Lice kırsalında Kürt mafyasına karşı düzenlediği operasyondan dolayı
artık köyde kalmamız mümkün değildi. Kimlik sorunlarımızı halederek
Diyarbakır’a dönmekten başka çaremiz kalmamıştı. Alaeddin; Hani ilçesinin nüfus
müdürünün- daha sonra gerilla saflarına katılan Celal- PKK’ya sempati duyduğunu
söylemişti. Resul- dayısının oğlu- gidip araştırdı ve yakalanmadığını öğrendi.
Kendisine resimlerimizi gönderdik ve ertesi gün soğuk damgalı yeni
kimliklerimize kavuşarak tam kırk gün sonra yeniden Diyarbakır’a dönmüş olduk.



                                                                                                                          
***



         Evinde kırk
gün kaldığımız Zoğurlu ailesinin başına; Diyarbakır’dan ayrıldıktan-1982
sonbaharında- yaklaşık bir yıl sonra, 
insanlık tarihinin tanık olduğu ve eşi benzeri olmayan felaketler
dizisinin en korkunç örneklerinin yaşandığı çok acılı dönem çöktü.



         Zoğurlu
ailesinin temeline incir ağacı diken, itirafçıların verdiği bilgiler oldu.
İtirafçıların tanıklığı, Zoğurlu ailesinden birçok kişinin tutuklanmasına neden
oldu ve felaket yumağı bir kez açıldıktan sonra hayat zincirinin onlarca
halkası daha sonraki yıllarda peş peşe kopmaya başladı. Zoğurlu sülalesinin
yakalanmayan ve en ağır işkencelerden geçmeyen tek bir aile efradı yoktu; fakat
asıl felaket, tutuklanma ve işkencelere maruz kalmaları değil, ona yakın aile
bireyinin değişik zamanlarda vahşice katledilmesidir.



         İtirafçıların
verdiği bilgiler sonucu tüm yetişkin erkekleri tutuklanan Zoğurlu ailesine
vurulan darbelerin başlangıç startı, tek geçim kapıları olan lokantalarına
kilit vurulması ile başladı. Ekmek teknelerinin kapısına kilit vurulduktan
sonra evleri başlarına yıkıldı ve ortalık yerde bırakılarak elerinde
avuçlarında ne varsa silinip süpürüldü.



         Türk devleti,
Fis köyünü teröristlere yardım yataklık yapıyor diye yakıp yıktıktan sonra,
Zoğurlu ailesinin başına kötü kader bir kabus gibi çöktü ve bir daha asla
bellerini doğrultma imkanı vermedi.                    Diyarbakır’a göç etmek
zorunda kalan ailenin geride kalan kadın ve çocukları burada uzun bir dönem çok
zor şartlarda geçim mücadelesi vermek zorunda kaldı. Seyfettin zaten Lübnan’daydı.  Tutuklanmaların başlamasıyla birlikte önce
Alaeddin, daha sonra amcaoğlu sert Zeki ve Seyfettin’in eşi ve daha bebek olan
oğlu Redur yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Evin geçimini sağlayabilecek
yetişkin tek bir kişi dahi dışarıda kalmadı. Bir süre sonra babaları
çıkartıldığı mahkemece serbest bırakıldı, ancak o da yediği işkencelerden
dolayı çalışamaz hale gelmişti.



         Zoğurlu
ailesinde kara toprağa ilk düşen, işkenceler sonucu ağır bir hastalığa
yakalanan babaları oldu. Ardından Seyfettin’in eşinin babası, yine benzer bir
şekilde işkenceler sonucu kaptığı hastalıktan dolayı öldü. Ancak asıl trajik
olay bundan sonra gerçekleşti. Seyfettin’in eşi Kamuşlu’da Delil isminde ikinci
bir bebek doğurdu. Doğumdan sonra eşini ziyarete giden Seyfettin’in başına
şimdi burada anlatamayacağım ve daha sonra uzun yıllar depresyon geçirmesine
neden olan talihsiz bir olay meydana geldi.



         Seyfettin’i
yıllar sonra gördüğümde, daha bebek yaşta çocuklarını yaban ellerde yetim
bırakan bu trajik olayı sormaya cesaret edemedim. Seyfettin’in yüreğinde
taşıdığı acı yüzünde okunuyordu, yarasını deşmek istemedim.



         Seyfettin
eşinin ölümünden sonra bir daha kendine gelemedi. Yıllar süren kronik bir
bunalım dönemi yaşadı. Parti içersinde kendisine general derecesinde rol
biçilen Seyfettin, yaşadığı bunalımdan dolayı daha sonra gözden düşen ilk kadro
örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Seyfettin son yıllarda artık intihar
derecesinde kendisinden vazgeçmiş durumdaydı. O dönemde bu tür sorunlar yaşayan
arkadaşlara anlayış gösterilmiyor, tam tersine onur kırıcı her türlü yaklaşım
gösteriliyordu. Seyfettin sürekli depresyon içerisinde geçen bu kahır dolu
yaşama daha fazla dayanamamış ve 1985 yılında Uludere’nin Elcan mıntıkasında
girdiği bir çatışmada, adeta intihar etmek üzere, kendisini hiç korumayarak
şehitler kervanına katılmıştı. 



         Zoğurlu
ailesinin başına çöken felaket Seyfettin’in şahadetiyle son bulmadı. İnsan
yüreğinin kaldıramayacağı kadar ağır olan bu trajediyi daha sonra Seyfettin’in
annesinden bizzat dinledim. Seyfettin’in anasına, rüyamda dahi görmeyi tahmin
edemeyeceğim bir yerde ve zamanda rastladım. 2002 yılında hacca gitmek üzere
geldiği Suriye’nin başkenti, Şam’da karşılaştım.



         İnsan
yüreğinin dayanmasının asla mümkün olmadığı acıları defalarca yaşayan bu yaslı
anayı karşımda görünce, aslında nasıl davranacağımı kestiremedim. Acılarına
ortak olmak için kahrımdan ölmem gerektiğini biliyordum. Arkadaşım olan her iki
oğlunun şahadetine kendisi kadar üzüldüğümü göstermem gerekiyordu. Şahadet
haberlerini aldığımda günlerce kendime gelemediğimi, geceleri sayıklayarak
uyandığımı hatırlıyordum. Geceler boyunca ağladığımı ona bir biçimiyle
göstermem gerekiyordu. Başka bir davranış biçimi aklıma gelmiyor, ağlama dahil,
yapacağım her hareketin bu yaslı kadının çektiği acılar karşısında hafif
kalacağını görüyordum. Oğullarının şahadeti karşısında benim yaşamaya devam
etmem, boynumu büken ağır bir pranga gibi duruyordu. İçimde ‘ ya bana bütün
oğullarımı yitirdim, sen hala neden yaşıyorsun anlamına gelen bir bakış
fırlatırsa ne yapacağım’ diye ödüm kopuyordu. Kendime giderek yabancılaşıyor,
kadının çektiği acılar karşısında, her hareketimin saygısız bir davranışa
dönüştüğünü dehşet içerisinde görüyor ve giderek bir bahane bulup evden kaçma
eğilimine sapıyordum. Çaresizlik içerisinde kıvranırken, birden kapının zili
çaldı ve ben daha toparlanmadan içeriye dalıverdi.



          --- Hani
Feqirok nerde?



          Onun içeriye
bu ani dalışı, çalım atan bir futbolcunun rakibini boşa alan hareketine benzer
hoş bir enstantanenin yaşanmasına neden olmuştu. Onu kapıda karşılama fırsatını
kaçırmam, son derece saygısız bir davranıştı. Ancak yaslı ananın, yaşından
beklenmeyen bir depar atarak aniden içeriye girmesi ve beni boşa alarak üzerime
doğru gelmesi, nasıl hareket edeceğimi bilmeden saatlerdir çektiğim işkence
dolu, kararsız duruşuma kendiliğinden son vermişti. Antrede, sap gibi orta
yerde dururken yaşlı kadın bütün ihtişamıyla ilerlemiş ve o anda ne anlama
geldiğini pek anlayamadığım bir takım hareketler yaparak beni hararetle
kucaklamıştı.



          Seyfettin’in
anasını ilk gördüğümde, kesinlikle kırklı yıllarını çoktan geride bırakmıştı.
Aradan yirmi yıl geçmişti. Nereden baksan altmış, yetmiş yaşlarında olmalıydı.
Bu kadar acı çeken bir kadının, bırakalım ayakta kalması, çoktan ölmesi
gerekiyordu. Yüzüne baktım; en ufak bir değişiklik yoktu. 1980 yılı
sonbaharında gördüğüm kadının hayalimde kalan izleri olduğu gibi karşımda
duruyordu. Yüzü kırışmamış; beli bükülmemişti. Aradan yirmi yıl geçmesine
rağmen, bu kadar diri kaldığına göre, demek ki sadece yıllara meydan okumakla
yetinmemiş, aynı zamanda katledilen her aile ferdine karşılık, tıpkı efsanede
olduğu gibi, kendini küllerinden yeniden yaratarak Zoğurlu sülalesinin devamını
sağlamıştı.



         --- Bu kadar
acıya rağmen, ayakta nasıl kalmayı başarmışsın?



         --- Ne yani!
Kahırdan çatlayarak düşmanımı sevindirseydim daha mı iyi olurdu.



         Bunca zulüm
ve acıya nasıl dayandığı anlaşılmış, dayanmanın gizli gücü açığa çıkmış,
direnmenin gerçek sırrı çözülmüştü. Evet, bu yaşlı kadın bilimsel ölçüleri esas
alarak değil, içgüdülerine dayanarak düşmana karşı ayakta kalmanın sihirli
anahtarını bulmuştu.



         Acıyı nasıl
umuda dönüştürdüğünü anlamak için bir kez daha yüzüne baktım. Çektiği
dayanılmaz acıyı içine çektiği, vücudunun derinliklerine hapsettiği
anlaşılıyordu. Yüzünde acının, kahrın esamesi okunmuyordu. Sanki damarlarından
kan fışkırıyor, yüzü kıpkırmızı, ışıl- ışıl parlıyordu. Yok! Bu kadın direnişin
herhangi bir kaynağından abu hayat suyunu içmiş ve ölümsüzlük kervanına daha
şimdiden katılmıştı.



          --- Türk
devletinin soykırım politikasını tek başına yenmişsin.



          ---
Başlangıçta inanılmaz acılar yaşadık. Halk korkudan sinmiş, selam veremez
duruma düşmüştü. En yakın akrabalarımız bile bize yardım etmekten korkuyordu.
Açıkta kaldığımız, bir lokma ekmek yemediğimiz günler oldu. Sonra gerilla
savaşı başlayınca, giderek halka cesaret gelmeye başladı. Düşmandan intikamımızı
alarak asıl bize yaşama cesareti veren gerillanın kendisidir. Oğullarımın,
şehit düşen binlerce insanın kanını yerde bırakmayacağınızı biliyordum.



         Zoğurlu
ailesinin erkekleri tükenmek üzereydi. Sert Zeki ve iki torunun dışında,
erkeklerin tümü,  Türk devletinin
güvenlik birimleri tarafından katledilmişti. Asıl bu trajedinin ayrıntılarını
öğrenmek istiyordum.



         Seyfettin’in
şahadetini ve karısının başına gelen talihsiz olayı, zor da olsa kendisine
anlattım. Kocasının ve Seyfettin’in karısının babasının işkence sonucu
yakalandıkları hastalıktan dolayı öldüklerini biliyordum.



         --- O zaman
sana Alaeddin, Ferzende ve Alaeddin’in iki oğlunun nasıl vurulduklarını
anlatayım. 



         --- Aslında
Alaeddin’in nasıl vurulduğunu anlatmışlardı. 1986 yılında Diyarbakır kırsalına
gittikten sonra bir ara şehir çalışmalarını toparlamak ve bazı eylemleri
planlamak üzere eyalet karargâhı tarafından gönderildiğini biliyorum. Kaldığı
evin kimler tarafından ihbar edildiğini bilmiyorum. Şahadetinde bir hemşire ve
Lice mafyasının rol oynadığı söyleniyor.



         ---
Alaeddin’in kaldığı evin ihbar edilmesinde ilişkide olduğu kişilerin rol
oynadığı kesin. Ancak çok değişik söylentiler yayıldı. Ya gerçek ihbarcıları
deşifre etmemek için bu söylentiler yayıldı, ya da çelişkileri olan kesimler,
rakiplerini gerillaya temizletmek için ortamı bilinçli bir tarzda
bulandırdılar. Henüz kesin bir kanaate varmadığımız için kimsenin günahını
almak istemiyorum.



         --- Alaeddin
partiye sempati duyan ve kendisinin de çok yakından tanıdığı bir kişinin evinde
kalıyordu. Kendisine şehir merkezine gitme, seni herkes tanıyor, mutlaka ihbar
edip vurdurturlar diye defalarca yalvarmıştım. Sanırsam eylem yapmak için
uğraşıyordu. Şehir merkezine gittikten sonra takip edildiğini tahmin ediyorum.
Her kes kaldığı ev sarılınca teslim olmayıp sonuna kadar çatışarak şehit düştü
diye biliyor. Elbette Alaeddin asla teslim olmaz ve neticede çatışarak şehit
düşerdi. Bundan en ufak bir şüphem yoktur. Lakin Alaeddin’in şahadeti böyle
gerçekleşmedi. Kendisini önce zehirleyerek sonra arkadaşıyla birlikte vurdular.



         --- Peki,
Ferzende neden intihar etti?



         --- Ailemizde
yaşanan felaketler yetmiyormuş gibi, daha sonra Seyfettin ve Alaeddin’in birer
yıl arayla peş-peşe vurulması, o sırada cezaevinde bulunan Ferzende’yi bunalıma
sokmuştu. Dengesini önemli oranda yitiren Ferzende, Hizbullah örgütünün
tuzağına düşmüş ve giderek bize karşı tavır almaya başlamıştı. Hizbullah
örgütünün oğlumun içinde bulunduğu ağır depresyon durumunu suiistimal ettiği
anlaşılıyordu. Önce namaza alıştırmış, daha sonra Kürt kimliğinden
soyundurularak parti karşıtı bir konuma sürüklenmişti. Cezaevinden çıktıktan
sonra bir süre partiden uzak durdu. Arkadaşların yoğun uğraşları sonucu zor
bela düzeldi, ancak çok geçmeden itirafçıların verdiği bilgiler yüzünden
yeniden aranır duruma düştü. Aslında Ferzende’nin gerillaya katılmasını
istemiyordum, ancak yakalanmasının an meselesi olduğunu görünce kırsala
göndermekten başka çaremiz kalmadı. Ferzende’nin psikolojisi henüz
düzelmemişti, bundan dolayı derhal yurt dışına çıkartılması gerekiyordu. Eyalet
yönetiminin duyarsız ve sorumsuz tutumu yüzünden bu işlemin gerçekleşmediğini
öğrendik. Dağda sürekli sorunlar yaşadığı için bir süre sonra partiden kopmak
zorunda kaldı. Kendisini koruma koşullarımız yoktu. Yakalanma ihtimali giderek
artıyordu, bundan dolayı yeniden gerilla saflarına katılması için devamlı
teşvik ediyorduk. Bir süre sonra dağa tekrar çıktı, ancak eyalet yönetimi yurt
dışına göndermediği gibi çok daha suçlayıcı bir yaklaşım göstermişti. Bu esnada
geçirdiği bir kriz sonucu kendisini vurarak intihar ettiği anlaşılmaktadır.
Daha doğrusu eyalet yönetimi bize cepheciler vasıtasıyla bu temelde bir
bilgilendirme notu göndermişti. 



         ---
Alaeddin’in iki oğlunun Diyarbakır’da Jitem tarafından katledildiğini duydum,
şu anda isimlerini hatırlayamıyorum, yaramaz-sert kafalı bir çocuk vardı,
vurulanlardan birisi o mu?



         --- Evet!
Söylediğin sert kafalı çocuğun ismi Zana’ydı. Daha küçüğünün ismi Lokman’dı.
Zaten geçimimizi sağlayan sadece bu iki çocuk kalmıştı. İyi kötü
çalışıyorlardı. Jitem tarafından öldürüldüler.



         Yaslı kadın
mezbahaya dönen ailesinin trajedisini daha fazla anlatma gücünü kendisinde
göremedi. Hâlbuki ailesinden katledilenlerin sayısı bununla sınırlı değildi.
Kardeşi Resul, ailenin başına çöken felaketten kurtulmak için Adana’ya
kaçmıştı. Ancak Azrail kaçarak kurtulacağını sanan Resul’ün peşini bırakmamış
ve burada bir trafik kazasında alıp götürmüştü.



         Kelimelerin
kifayetsiz kaldığı bir anı yaşıyorduk. Soy kırıma uğramış bir ailenin geride
kalan son fertlerinden birinin yaralarını daha fazla deşmeye gerek yoktu. Zaten
yaşlı kadın yirmi yıldır biriktirdiği acıların yükünü buraya kadar şerefle
taşımıştı. O gece daha fazla dayanamadı ve bendini aşan azgın bir sel gibi
zincirlerinden boşalarak saatlerce ağladı.



         Bu kadının
dayanma gücünü karşılayacak hiçbir kutsal kelime bulamıyorum. En soylu
sıfatların bile bu yaşlı kadının insani duruşu karşısında yetersiz kalacağını
görüyorum.



         Biliyorum onu
onura edecek hiçbir sıfat, çektiği acıların ve gösterdiği kahramanlığın
karşılığını vermeyecektir. Ancak, buna rağmen, Kürt halkının bu kederli ve bir
o kadar onurlu kadına karşı minnet borcu vardır.



         Kürdistan’ın
ve bu arada Diyarbakır halkının bu kadına karşı vefa borcunu ödemesinin tek bir
yolu vardır: Belirsiz bir gelecekte de olsa, bir gün Kürt sorunu çözüme
kavuştuğunda veya gerekli koşullar oluştuğunda, Diyarbakır’ın göbeğine dev bir
heykeli dikilerek, tarihte hak ettiği yeri alması mutlaka sağlanmalıdır.



         Çünkü, o
anısı sonsuza dek yaşatılması gereken Kürt kadınlarının başında gelmektedir.