Taraf İradesi Olmalıyız
Türk Devleti içinde kurumlaşmış yapı olduğu açık ortaya çıktı.
Neval Çelik
30.12.2013 - 12:29
Türk Devleti içinde kurumlaşmış yapı olduğu açık ortaya çıktı. Bu yapı, uluslararası sermayenin, soğuk savaş dönemiyle başlayan ve ardından tarafların kurduğu dengelerin korunmasına göre kodladığı bir yapıdır. Bu sermaye dengesi; Suriye’de savaşın çözümsüzlüğü, Mısır müdahalesinin de nedenidir. Karakter olarak karmaşıktır. Karmaşık olması, çağın yaşadığı düzeyle bağlantılıdır. Sermayeden gerçek anlamda nemalanan devletler, esas itibariyle çıkarlarına uygun hareket ederken, ileri hukuk sistemleri ve iç dengelerinden dolayı, geçmişte olduğu gibi kaba, şiddete dayalı uygulamalardan uzak duruyorlar. Bu nedenle algımız da karmaşıklaşıyor. Sömürü çoğu zaman demokrasi perdesi arkasında gelişiyor. Günümüz solculuğunun, pratikte bu cepheyle buluşması da bu kavram yaklaşımının yüzeyselliğinden kaynaklanıyor. Dengeyi korumaya dayalı çıkar savaşları diplomatik, politik, istihbari yöntemlerle yürütülüyor. Ve bu savaş öyle bir hal alıyor ki, Türkiye’de yaşandığı gibi, devlet içinde devlet denebilecek oluşumları karşımıza çıkarıyor. Cumhuriyetin kuruluş yılları, kemalizmin ayakları ve kemalizmin ezerek üstüne kendisini inşa ettiği her olgu ayrı ayrı ele alınmalıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti geçmiş tarihi zorlayarak derleme bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Kemalizm bu anlamda, hakim devletlerin kalkanı olmuş, kemalist ideoloji Kürtler, islamcılar, komunist hatta demokratları ezerken, dışa karşı son derece liberal ve bağımlı devlet yapılandırılmıştır. Adnan Menderes’in idamını bu açıdan okursak, Türkiye’nin kendisine ait olmadığını anlamak zor değildir aslında. Sermayenin politikayı belirleyen güç olduğunu gözardı edemeyiz. Eğer mücadele zemini, politikalar bunun dışında geliştirilirse varacağımız yer ancak bulunduğumuz nokta olur.

PKK içinde, Avrupa çalışmalarındayken, son olarak Abdullah Öcalan Avrupa’da tutulmayıp Türkiye’ye teslim edildiğinde, egemen devletlerin Kürtlere yaklaşımında hiçbirşeyin değişmediğini; ‘mücadele etmek hakkınızdır, her zaman arkanızdayız’ mesajını verirken, iş açıktan destek vermeye geldiğinde oportunist tutumlarını yaşamıştım. Fakat hep Avrupa demokrasisinin liberal politikalarıyla izah ediyordum. Böyle değildi. Avrupa’da Kürtler de, islamcılar da, aşırı milliyetçiler de her türlü örgütlenme koşuluna sahiptir. Olsun, olmalı da. Ancak Kürtlere özgürlük dedirtiyorsa kendi topraklarında, buna destek veriyorsa ve bunda samimiyse, en azından geçen 30 yıl içinde, uluslararası zeminde elli kere baskı kararı çıkarmalıydı. Bir kere bile yapmadı. Hiçbir uluslararası karar organı; ‘Kürtler 30 milyonu aşkın bir ulustur. Kendi kaderini tayin hakkı Türkiye, İran, Suriye ve Irak tarafından tanınmalıdır’ demedi. Kürtler, Ortadoğu’da iyi bir malzemeydi kullanıldı, kullanılmaya çalışılıyor. Avrupa’yı örnek olması açısından belirttim. Şu anlam çıkmamalı buradan; ‘o halde bu devletlerden elimizi eteğimizi çekelim’. Hayır, tam tersine kendimize dost, kardeş aramadan, pozisyonumuzu değerlendirerek diplomasi alanında güçlenmeliyiz. Çok sağlam lobiler ooluşturabilecek alt yapımız var. Fakat bizim düşman ve dost algılarımız bu gerçeği işlevsiz kılıyor. Dost, düşman kavramları, buna dayalı ittifak arayışları boştur, hayalidir. Ortaya çıkarmamız gereken sadece iradedir. Bir hastalık olarak bencil saplantılar aşılabilse, her zeminde mücadele koşulları çok güçlüdür.

Bizim haklarımızın iadesi, bağımsızlık sorunumuz var. Esas muhattabımız egemen devletlerdir. Nihai olarak bağımsızlık ya egemenimiz olan devletle savaşarak sağlanır ya da savaşmadan. Yukarıda açmaya çalıştığım diplomasi vs. ancak arka alan olarak ele alınabilir. Güney Kürdistan, bunların hepsinin harekete geçmesinin sonucudur. Kuzey Kürdistan’da, Güney Kürdistan politikaları çoğunlukla ‘işbirliği’ olarak okunsa da, sonuçta Güney siyaseti Ortadoğu’da belirleyici taraf olma konumunu yakalamıştır.
Türkiye’de savaş, silahlı mücadele defalarca denendi, son 30 yılda da neredeyse aralıksız devam etti. Sonuçları ortaya çıkmadı mı, çıktı. PKK’ye dönük, özellikle ‘çözüm süreci’ne dönük çok ciddi eleştiriler var. Tamam; ancak bu örgüt, kararını sebebi ne olursa olsun bu yönde verdi. Kürtler de silahı alıp örgütün kafasına dayayıp, savaşın demeyeceğine göre farklı argümanların devreye girmesi şarttır. Kaldı ki, oturduğumuz yerden bu dayatmadan bulunmak çok da ahlaki olmuyor. Özellikle de PKK’den ayrılan bir kesimin bu yönlü duruşları hakikaten garip geliyor. Bunu da belirttikten sonra farklı argümanların başında siyaset olduğu açıktır. Öncelikle, egemen devletle siyaset yapılmaz anlayışının tam bir tuzak olduğunu vurgulamak istiyorum. Bunu silahlı güce dayanarak yaparsan elin güçlü olur. Ama silahlı güç ortadan kalkıyor ya da stratejisini kendisi ile sınırlıyorsa geriye kalan siyasal gücü ortaya çıkarmak olur.

İradeden kastım, Kürtlerin yek vücut olması ve halkın kaderini tayini temsilinde olmasıdır. Kuzey Kürdistan’da Kürtlerin durumu da farklılaşmıştır. Çatışmalı da olsa, yeni bakış açıları, farklılıklar zemin bulabiliyor. Bu önemlidir. Yeni bir siyasi kültürün gelişmesi mümkündür. Küçük büyük her kişi ve kesimin bunu sahiplenmesi gerekir. Bu sahiplenme iradeyi yaratır. Eğer tam da şimdi, bunun adımları atılabilirse, Türkiye’de bir taraf olarak Kürtlerin devreye girmesi de mümkündür. Sermayenin Türkiye’yi sınırlarına çekme savaşında bizim çıkarlarımız sermayeden yana değildir. Nedeni ise bu sermayenin Türkiye yapısının Kürt karşıtlığı üzerine de yapılanmış olmasıdır. Irak’ta böyle değildi. Fakat Türkiye’de durum böyledir. 1960’lı yıllar bu sermaye için belirleyici yıllardı. Adnan Menderes örneği bu neden le önemlidir. Peki biz R.T. Erdoğan’ı ve AKP’yi mi kurtaralım? Hayır bizim böyle bir derdimiz yoktur. Çoğu kişinin utana sıkıla bizim çıkarlarımız AKP’nin bu mücadeleden başarıyla çıkmasıyla örtüşüyor demesi, yine o lanetli düşünsel prangalarımızla bağlantılıdır. Ama gerçek bu, örtüşüyor. O halde bir TARAF olmayı başaracak İRADE’yi ve ortaya çıkan boşluğun imkanlarını yaratmak için neden uğraşmıyoruz?

Neval Sevda Çelik
Etiketler: kürdistan, kürt, kürtçe, nerina, azad