Acıyı Hisseden Yüreğe Hapsetmek Bencilliktir!
Şehit Mezarlıklarında dini günlerde çocuklarının kabrini ziyaret eden ve onları yad eden Türk anne ve babaları, bir çok Kürt anne ve babasının oğullarını ziyaret edebileceği bir mezarlarının olmadığının farkına varmalı… Sayısız Kürt anası hala çocuklarının döneceği umuduyla yaşamaktalar, yıllarca önce öldüğünden habersiz olarak.
Tahsin İnanç
18.09.2009 - 11:10
Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinde, özellikle yaşadığımız günlerde, Türk yazarları, aydınları ve düşün adamlarının Kürt sorunu ile alakalı düşüncelerini dinledikçe mutlu oluyorum. Bu mutluluğumun kaynağı Türkiye’de demokratik yaklaşımın her geçen gün daha da güçlü bir şekilde hakimiyet kurduğunu gözlemlememdir. Bunun kadar önemli olan bir diğer husus ise, bu hakimiyetin kararlı olarak sürdürülmesidir.

Haber bültenlerinde ve siyasal tartışmalarda açılımla ilgili haberler yayınlanıyor. Bu haberlerde evladını askerde yitiren acılı annelerin konuşmalarını dinliyoruz. Birçoğu “biz evladımızı boşuna mı yitirdik?” diye sitem ediyorlar. “Yüreğim yanıyor, içim acıyor, gencecik fidandı, daha hayata doymamıştı, dalyan gibi yiğitti.” ve benzeri söylemlerle acılarını dillendirirken, bir yandan da itirazlarını şekillendiriyorlar yaşanan gelişmelere karşı.

Edirne Kapı şehitliğinde TV mikrofonlarına konuşanların bir bölümü ölenlerin annesi, babası veya yakın, çoğunluğu ise şehit aileleri kurumuna üye olan insanlar. Özetle açılıma yaklaşımları oldukça düşündürücüdür: “Biz bunca şehidi boşuna mı verdik? Güvendiğimiz dağlara kar yağıyor. O zaman bizim çocuklarımızı geri verin. Aksi taktirde gözümüzün yaşı dinmez. Kanımız yerde kalacak.” Konuşmacıların büyük çoğunluğu bu eksende konuşmalar yaptılar. Ses tonları öfkeli ve nefret dolu idi.

Yaşayan bilir…

Allah kimseye evlat acısı yaşatmasın… Ana yüreği evlat acısına dayanmaz. Ölen kendi canından bir parça; dokuz ay karnında taşıyıp, bin bir zorlukla büyüttüğü canı… Ateş düştüğü yeri yakar derler. Bu ateş anaların yüreklerini yaktı ve yakmaya da devam ediyor.

Ancak, evlatlarının kanı üzerinde rant sağlanmasına alet olmak, buna izin vermek, dahası bunu bizzat uygulamak dünyanın en aşağılık eylemi olsa gerek. Ben konuşmacıların bir kısmında bunu hissettim ve bu his midemi bulandırdı.

Evladını yitiren bir ananın yüreği yanmıştır. Yüreği yanan bir annenin, “benim canım yandı, bari başka annelerin canı yanmasın diyerek savaşa ve canların yitirilmesine karşı en önde siper durması, barışın en büyük destekçisi olması gerekir.

Buna rağmen, “vatan sağ olsun, vatan borcudur, yerine kardeşini yollarım” şeklindeki yaklaşımları sergilemek, bu tarz şoven ve akıl dışı yaklaşımları sergilemek yanlıştır ve insanları yanılgılara sevk etmektir.

Yapmayın, yazıktır, sizin ocağınıza ateş düşmüş, bari başka ailelerin ocaklarına ateş düşmesin…

Gayri resmi rakamları dillendirmeden, sadece resmi rakamlarla yola çıkıldığında dahi toplumumuzun yaşadığı korkunç trajedinin bilançolarını gözler önüne sermek olası… Resmi rakamlar 1984 sonrası 40.000 insanın hayatını kaybettiğini ifade etmektedir. Dile kolay 40.000 insanımızı toprağa vermişiz. Bunların 10.000’e yakını Türk asker, polis ve güvenlik güçlerine mensup iken geriye kalan 30.000’inin Kürtlerden olduğu iddia edilmektedir. Bu madalyonun bir yüzü.

Madalyonun bir de diğer yüzü var ki;

Daha derin,

Daha kabarık,

Ve daha acılı…

Salt resmi verileri baz aldığımızda dahi korkunç bir tablo ile karşılaşıyoruz: Yıllardır binlerce insanımızı toprağa vermişiz. Ve daha acısı, herkes kendi acısını yaşarken, diğerlerinin acısını unutuvermiş. Türk şehit aileleri sadece kendi kayıplarının acısını yaşamış ve yaşatmış, Kürt şehit aileleri ise kendi acılarını…

Oysa her iki toplum da benzer acıları yaşamışlar. Sadece Türk şehit ailelerini düşünmek ya da sadece Kürt şehit ailelerini düşünmek gerçeğin yarısının ifadesidir. Kürtlerin ve Kürt analarının da acılarını hissetmenin ve bunu da  dindirmeye gayret etmenin zamanı gelmiştir. Yavrusunu toprağa veren sadece Türk anneleri değildir. Kürt anneleri de evlatlarını toprağa vermişlerdir. Ötesinde Türk anneleri acılarını daha özgürce yaşarken, Kürt anneleri acılarını ve gözyaşlarını dahi gizli yaşamak zorunda bırakılmıştır. Bunca zulme rağmen ayakta durabilen Kürt analarını da düşünmenin zamanıdır.

Bir anne düşünün, evladının ölümüne ağlayamıyor, gözyaşlarını korku dolu içine akıtıyor…

Bir baba düşünün ki, evladının cenazesine sahip çıkamıyor. Bu benim oğlumdur, canım ciğerimdir diyemiyor. Yüreği kavrulurken evladının kanlar içindeki cenazesini acının kızarttığı gözlerle izlemekle yetinebiliyor ancak…

Bir ananın oğlu, bir kadının eşi, bir çocuğun babası kaçırılıyor ve bir yerlerde korkunç işkencelere maruz bırakılarak, günlerce acıların en büyükleri çektirilerek infaz ediliyor. Cenazesi ya bir kör kuyuya atılıp üstü betonla örülüyor, ya da dağda kurt ve kuşlara yem yapılıyor…

Bir anne oğlunu askere (gerilla) yolluyor ancak 15 ay sonra gelme garantisinin olmadığını biliyor. Yıllar boyu kendisine ulaşan her haberle ölüp ölüp diriliyor. Her an oğlunun öldüğü haberinin geleceği psikolojisini yaşıyor…

Bir anne baba düşünün ki, devlet psikolojik savaş adı altında, ikide bir, “çocuğunuzu öldürdük” diye haber vererek kahrolmalarının zevkini yaşıyor.

Şehit Mezarlıklarında dini günlerde çocuklarının kabrini ziyaret eden ve onları yad eden Türk anne ve babaları, bir çok Kürt anne ve babasının oğullarını ziyaret edebileceği bir mezarlarının olmadığının farkına varmalı… (Bu şartlarla bağlantılı, özellikle savaş alanında zorunlu olarak bırakılanlar.) Sayısız  Kürt anası hala çocuklarının döneceği umuduyla yaşamaktalar, yıllarca önce öldüğünden habersiz olarak. Çünkü evden ayrıldığından beri evlatlarından en ufak bir haber alamamıştır. Evladının cenazesine sarılamamıştır. Ölümün soldurduğu yüzünü öpememiştir son kez. Ülkesi için şehit oldu diye görkemli törenler yapılamamıştır ardından. Her gün ağlayan anası cenazesini görememiştir. Belki de bu yüzden inanmamıştır öldüğüne ve belki de bu yüzden bir gün dönecek diye beklemektedir…

Hangi Türk evinde, köyünde , ilçesinde ya da ilinde aynı anda, aynı çatışmadan giden iki cenazeye rastlayabilirsiniz. Kürdistan’da bunun örnekleri saymakla bitmez. Aynı evde biri asker biri gerilla, aynı şehirde onlarca gerilla ve onlarca asker aynı anda toprağa veriliyor. Aynı okuldan, aynı mahalleden arkadaşlar birbirlerini vuruyorlar, birbirlerini  vurduklarının farkında olmadan. Ölen, öldüren ve öldürtülenler hep aynı havayı soluyanlar…

Bu nedenledir ki, en çok seslerinin duyulması gerekenler Kürdistanlı analardır. En çok onların feryatlarına kulak vermeliyiz. Çünkü acıların en katmerlisini onlar yaşadılar. Bu nedenle yaşananlar değerlendirilirken objektif olunmalı ve her iki tarafın da acılarının ele alınması gerekmektedir. Aksi taktirde, birilerinin “Dağdaki gerilla gelsin, mayınlı arazide kurulacak çiftliklerde çalışsın, geliri de şehit ailelerine verilsin; böylelikle şehit analarının yüreği bir nebze de olsa rahatlar” şeklindeki söylemleri rahatsız edici bulunur ve bir tarafın acılarının göz ardı edilmesi sonucunu doğurur.

Gerilla kimsenin kölesi değildir. Gerilla kimsenin hizmetçisi değildir. Bu çağdışı yaklaşımların terk edilmesi çözümün olmazsa olmaz şartlarındandır…

Dersimde Munzur festivalinde iki anne aynı anda sahneye çıktılar. Biri asker anası, diğeri gerilla anasıydı. Asker anası konuşmasının medyaya yansıyan bölümünde şöyle konuşuyordu:
Yıllar boyu bizi kan ve gözyaşına boğduğunuz yeter. Çocuklarımızın tabutları başında ‘vatan sağ olsun’ dememiz için emirler verdiniz. Sorduğumuz hiçbir soruya yanıt vermediniz. Artık bu kardeş kavgasına çocuklarımızı göndermeyeceğiz. Gencecik fidanlarımızı bizi kandırarak askere gönderdiler, bize yıllarca Kürt halkı bölücüdür dediler. Kürt halkını seneler boyunca hedef gösterdiler. Sadece hükümetin sağladığı bir barış değil, gerilla anaları ve Kürt halkıyla bir barış talep ediyoruz.”

Bu mükemmel ifadeye benim ilave edebileceğim hiçbir şey yok. Sadece tüm kalbimle “yüreğine sağlık “ diyorum.

Bu kadar yürekten, bu kadar hissederek ve yüzbinlerin hislerine tercüman olarak ancak bir anne konuşabilir. Hiçbir acı evladını yitiren bir annenin yaşadığı acıdan daha büyük olamaz. Tüm dünya yaşanan acılara karşı üç maymunları oynasa bile, anneler seslerini yükseltmekten geri durmayacaklardır.

Ne demişti Türkiye Başbakanı Erdoğan: “Analığın siyaseti yoktur, sağcılığı, solculuğu yoktur. Yani anneler sadece anaların tarafındadırlar.

Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözelim. Bu sorun çözülürse anaların yüreğine ateş düşmeyecektir. Devlet, hükümet, ordu, muhalefet anaların acılı seslerine, büyük çığlıklarına kulak vermeyi öğrenmeliler…

Adları, dilleri, milliyetleri, ırkları, dinleri v.s. farklı olsa da acının ve gözyaşının ne rengi, ne de farkı vardır.

Anaların ağlamaması için, operasyonlar durdurulmalı ve süreci boşa çıkarıcı her türlü yaklaşım ve engellemelere rağmen barışa giden yolda ısrarcı olunmalı…
Unutmayın, dağdaki insanların da birer anaları var…
Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe