Birlik, Benliğini ve Farklılığını Sahiplenmedir!
         Kimden gelirse gelsin, hangi parçada gelişirse gelişsin, Kürdistani tüm kazanımların coşku ve içten gelen bir sevinçle kutlanması ve destek sunulması Kürt olmanın en basit gereğidir. Bu kazanımları ciddiyetsiz bahaneler ve mantıktan yoksun açıklamalarla farklılaştırmak, kabul etmemek ve destek sunmamak bu halka ve bu halkın geleceğine yapılacak en büyük kötülüktür.
Tahsin İnanç
26.08.2005 - 20:43
Ortadoğu coğrafyası, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde tohumları atılan ve içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreği içerisinde olgunlaşması beklenen bir siyasal değişim içerisinde. Yaşadığımız coğrafyanın en eski halklarından olan biz Kürtler; gerçekliğimizi ve tarihsel-siyasal konumumuzu ciddi bir tahlilden geçirerek ya değişim içerisinde yer almak ya da bu yeni yapılanmanın dışında kalmak ikilemi ile karşı karşıyayız. Yaşanılan sürecin diyalektik gelişimi, Ortadoğu’da Kürt sorununu kaçınılmaz olarak en temel sorunlardan biri haline getirmiştir. Batılı güçler açısından düzeltilmesi gereken yaklaşım; Ortadoğu’yu  ele alırken Kürt sorununu bu esaslar üzerinden değerlendirmeleri ve çözülmesi gereken ana sorun olarak görmeleridir..

Kendi çıkarları doğrultusunda bölge ülkeleri ve özellikle Kürdistan’ı egemenlikleri altında bulunduran devletler yaşanan sürecin ulaşacağı sonuçları öngördüklerinden ciddi bir rahatsızlık içerisindeler. Bu gelişimi köstekleme çabaları, gözle görülür bir şekilde belirginleşmektedir. Süreç geliştikçe söz konusu devletlerin ortaklaşan çıkarları doğrultusunda dayanışma ve karşılıklı işbirliği içerisine girecekleri kaçınılmaz olacaktır. Birleşen menfaatler işbirliğini geliştirir. Uzun süredir egemen olan statüko daha da derinleştirilecektir.

Burada sorulması gereken, yeniden yapılanmanın eşiğindeki bir Ortadoğu gerçeği ile karşı karşıya bulunan, bu evrensel sorunun en önemli parçalarından biri olan Kürtlerin bu gelişmeler karşısında nasıl tavır takınacakları, bu gelişmelerin bir parçası olarak kendi çıkarları doğrultusunda gelişmelerin seyrine destek olup olmayacakları noktasındadır. Tarih, Kürt halkına ciddi politikalar üretmesi gereken bir şans tanıyor. Bu sürece doğru yaklaşım gösterildiği taktirde yüreklerde asla bitmeyecek özgürlük ve bağımsızlık tohumlarının ülke topraklarında yeşermemesi için hiçbir neden yok.

Kürt halkı asırlar boyu sahibi olduğu toprakları işgal etmiş güçlere karşı sayısız savaşımlar vermiş, boyunduruk altındaki yaşamı kabullenmeyerek fırsat buldukça bu yaşama karşı farklı boyutlarda isyan ve direnişler gerçekleştirmiş, ancak iç ve dış etmenlerin birleşerek olumsuz bir cephe oluşturmasıyla bu mücadelelerinden hep yenik ayrılmıştır.

Yaşadığımız süreçte Kürtler özgürlük ve bağımsızlık yolunda mücadelelerine tarihsel mirasın kazandırdığı dersler ile devam etmek zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Buna bir de evrensel dünya mirası ve günümüzün evrensel değerlerinin etkileşimini de katmak zengin bir siyasal bilinç elde edilmesini sağlayacaktır.

Bu doğrultuda artık kendini dayatan bir koşul bulunmaktadır:
Kürt sorununun çözümü, geleneksel yöntemler kullanılarak, şiddetin temel unsur olduğu mücadele yöntemleriyle gerçekleştirilemez. Yani mevcut durumda PKK ve Devletin uyguladığı yöntemlerle sorun çözülemez. Kürdistan coğrafyasında, evrensel kamuoyunun da duyarlılığı göz önüne alındığında bu koşulların (siyasal demokratik yolun)  olgunlaştığını söylemek yanlış bir belirleme olmaz.

21. yüzyılda şiddet, baskı kısaca her türlü silahlı faaliyetler  büyük bir antipati ile karşılanmaktadır. Bu yöntemlerin baskın olduğu mücadelelere baktığımızda özde  kazanımlarının olmadığı, aksine ısrar edildiğinde, ısrar eden güçleri uluslar arası kamuoyunda yalnızlaştırdığı artık yadsınamaz bir gerçekliktir. Batılı modern yönetimler ve uluslar arası kamuoyu demokratik yaklaşımlara ve bu yaklaşımları esas alan güçlere itibar etmektedir. Kürtlerin bu anlamda, antipati kaynağı olan şiddet ve terörü esas alan mücadelelerden ziyade, demokratik siyasal yaklaşımı esas alan, kendi halklarının, bölgesel devletlerinin nezdinde ve uluslar arası kamuoyunda kendilerini haklı gösterecek bir diplomatik-politik atağa ihtiyaçları bulunmaktadır.

Kürt halkını yok sayan, gerçekliğini, kendi egemen ulus anlayışı içerisinde eritip tüketmek politikasında ısrar eden, en ufak bir demokratik açılımı kabul etmeyen işgalci devletlere karşı, onların kullandığı yöntemlerle karşılık vermenin bu süreçte Kürtlere en ufak bir kazanımının olmayacağı gün gibi aşikardır. Halkının menfaatleri doğrultusunda hareket eden her oluşumun esas alacağı birincil koşul bu olmalıdır. Bu düşmanca yönelimlere karşı, en üst seviyede demokratik mücadele ve örgütlenme ile bu temelde geliştirilen bir  mücadele tarzını egemen kılmak gerekmektedir. Kürt halkının uluslar arası kamuoyu nezdinde bunu yapabilmek için yeterli güç ve bilince ulaştığı bilinmektedir. Bu süreç bunu geliştirmenin tam da zamanıdır. Güç ve bilincin en etkin bir şekilde kullanımı kesinlikle büyük başarıları beraberinde getirecektir.

Mücadele tarzı olarak, uluslar arası kamuoyunun benimsediği yöntemleri seçmek, paralel olarak bu tarzı benimsemeyen, şiddet ve terör yöntemlerinde ısrarcı güçlere karşı duruşu ve reddedişi de beraberinde geliştirmek durumundadır. Yani sadece bu tarz bir mücadeleyi benimsemek yeterli değil, olumsuz mücadelede ısrarcı olan oluşumları da demokratik cepheye çekmek gerekmektedir. Amaçlanan asla bu oluşumların dışlanması değil, aksine kabul edilebilir bir seviyeye çekilmelerine yardımcı olmaktır.

Kürt halkı kendi tarihsel mirasında yer almayan, kendisine hak olarak verilmeyen, ancak yaşanan çağda evrensel geçerliliğe sahip bir değer olarak demokratik yaşam biçimini esas almak durumundadır. Bu yaşam biçimini tüm hücrelerine kadar empoze etmek ve geliştirmek ödeviyle karşı karşıyadır. özlemini çektiği, kendisinden uzak tutulan özgürlük ve bağımsızlığına giden yolun anahtarı bu yaşam biçiminden başka bir şey olamaz. Demokratik yaşam biçimi, demokratik mücadele yöntemleri kadar önemli ve ivedidir.

Tarihsel geçmişinde bir türlü gerçekleştiremediği, (nüktelere ve esprilere konu olan) birlik sorunu konusunda da ciddi adımlar atmak  bir zorunluluktur.  Birlik olamama, kendisinden olanı kabullenememe talihsizliğini yenmemiz gereken bir süreçteyiz. Artık farklı düşüncelerin kendini ifade edebileceği, ortak amaçlar doğrultusunda bir araya gelmenin lüksünü değil zorunluluğunu yaşıyoruz. Küçücük hesaplar, liderlik egoları, ince çizgisel farklılıklar uğruna ortak amacın dışına taşmak, kimi zaman ihaneti geliştirmek bizi hedefimizden uzaklaştırmaktan öteye bir sonuç doğurmayacaktır. önemli olan ana hedefe ulaşmaktır, kimin, nasıl ulaştıracağının tartışılması abesten öte bir talihsizliktir.

Halkımızın birlik olmamasının önünde ciddi iki engel vardır. Biri coğrafi bölünmüşlük, bir diğeri ise yönetimsel bölünmüşlüktür. Her iki engelin de ortadan kaldırılmasının yegane koşulu, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini esas alan güçlerin bu bölünmüşlüklerden öncelikle kendilerini kurtarmalarını ve fikirlerini bağımsızlaştırmasıyla gerçekleşecektir. Halklar nezdinde bir bölünmüşlük söz konusu değildir. Herhangi bir parçadaki kazanıma diğer parçalardaki insanlarımızın vereceği tepki, şüphesiz coşku ve mutluluk olacaktır. Bölünmüşlüğü asıl geliştiren, kendilerini bu halkın öncüsü olarak gören oluşumlardır. “kurtuluş, özgürlük, bağımsızlık, velhasıl her türlü gelişme yaşanacaksa benimle yaşanacak, benim dışımda bir gelişmenin yaşanmasına müsaade etmem” diyen zihniyetin bizi ulaştıracağı tek nokta, karşıt güçlerin politikalarına himet olacaktır.

özellikle Kuzey Kürdistan’da örgütlü güç yüzde 20-25 kadardır. Geriye kalan çoğunluk ise örgütlü olmadığı gibi ‘bizden değildir’ mantığı ile hareket edildiğinden uzak kalmaktadır. ‘Şu düşman, şu çete, şu hain, şu reformist, bu ağa, bu şeyh’  v.b yakıştırmalarla halk bir çok katmana bölünmüş. Şunu sormak gerekir asıl: senin bu yaptığının düşmanın böl parçala yönet politikasından farkı nedir acaba? Elde ne kaldı? Bu süreç, bunu aşmanın ve çoğunluğu örgütlemenin zeminini de sunmaktadır. Ancak o zaman çarkı tam çevirmiş oluruz. Birilerinin yap demesine gerek olmadan başlamak gerekir. Bu gibi dönemlerde ortaya çıkan kişiler hep tarihi görevleri başaran kişiler olmuşlardır. Dünya tarihinde bunun örnekleri çoktur.

Bir halkın geleceğini, bireysel egolara, küçük menfaatlere değiştiren, tarihsel olarak en büyük yaramız olan birlik sorununu derinleştiren her türlü güç, kendisini bu anlamda sorgulamalı ve özeleştirisel bir sürece, ivedilikle girmelidir.

Birlik sorunu aşılmadığı, herhangi bir parçadaki kayıp ve kazanım sahiplenilmediği müddetçe uluslar arası kamuoyunda etkin bir güç olma, sorunumuzu sahiplenme ve çözümü konusunda ısrarcı olma anlayışını kabul ettiremeyiz. Kimden gelirse gelsin, hangi parçada gelişirse gelişsin, Kürdistani tüm kazanımların coşku ve içten gelen bir sevinçle kutlanması ve destek sunulması Kürt olmanın en basit gereğidir. Bu kazanımları ciddiyetsiz bahaneler ve mantıktan yoksun açıklamalarla farklılaştırmak, kabul etmemek ve destek sunmamak bu halka ve bu halkın geleceğine yapılacak en büyük kötülüktür. Evrimsel gelişim sürecinde her kazanımın çok büyük bir değerinin olacağı ve bir sonraki basamaklar için zemin hazırlayacağı gerçeği unutulmamalıdır.

Bu konuda güncel olması açısından şu örneği vereceğim; Iraktaki gelişmelere çoğu kez sadece seyirci kalıyoruz. Anayasada yapılması gereken yasa değişikliklerinde Mesut Barzani’nin çok cesur ve geri adım atmayan tavrına maalesef tüm Kürdistan’dan güçlü destek gelmedi. Halbuki özgürlük ve bağımsızlığa bu denli susamış bir halkın yeri göğü inletmesi gerekmez miydi? Gerek Avrupa Birliği ve gerekse ABD’nin Ortadoğu’nun yeniden yapılanması sürecinde Kürtlere biçtiği etkinliğe sahip çıkılmalıdır. ABD’yi emperyalist bir güç olarak reddedip, sahip olduğu gücü karşısına almanın Kürt halkına en ufak bir fayda sağlamayacağı gün gibi aşikardır. Kürt halkının refah ve mutluluğu için Avrupa Birliği ve ABD’nin Ortadoğu Müdahalesi benimsenmelidir. Bu müdahalenin kazanımları arasında kendi halkının özgürlük ve bağımsızlığı gibi ciddi bir kazanımın olduğunu görmemek talihsiz bir öngörüsüzlükten öte bir şey olamaz.

Türkiye cephesinde yaşanan gelişmeler, sürdürülen savaşın sona erdirilmesi, dökülen kanlara, yaşanan acılara bir son verilmesi fırsatını doğurmaktadır. Türkiye Başbakanı sayın R. Tayip Erdoğan’ın, “Savaşa Son Verilmesini” öneren Türk aydınlarıyla yaptığı görüşmede sarf ettiği cümleler asla küçümsenmemelidir. Türkiye’deki savaş rantçıları ile Kürt savaş rantçılarının boy hedefi haline gelen Erdoğan bu çıkışında yalnız bırakılmamalı, destek sunulmalıdır. Şu unutulmamalıdır: 20 yılı aşkın bir zaman dilimine yayılmış ciddi bir savaş süreci yaşanmıştır. Türk ve Kürt insanları ölümler vermiş, analar evlatlarını, eşler kocalarını yitirmişlerdir. Her iki halkın yakın geçmişinde akıtılmış gözyaşları vardır ve hafızalar henüz bu acıların izleriyle doludur. Her ne kadar her iki halk ta barışa ve huzura büyük bir susamışlık içerisinde bulunsalar da, savaş rantçılarının kaşıdığı mevcut yara, böylesi bir gelişimin sancısız yaşanmasına izin vermemektedir. Her iki tarafta da savaş çığırtkanları, barışın uzaklarda seyretmesi için iş başındadır.

Barış yanlısı olan tüm güçler, böylesi bir kamuoyu baskısı altında (yetersiz de olsa) cesur bir çıkış yapan Erdoğan’ı yalnız bırakmamalı, bu çıkışının daha ciddi çıkışlara adım olması yolunda destek sunmalıdırlar. Kürt halkı geçmiş süreçte böylesi pratik adımlardan yoksun teorik çıkışlarla karşı karşıya kaldığından bu adımı da ihtiyatla karşılamak durumundadır. 91 seçimlerinde “Kürt realitesini tanıyorum” diyen Süleyman Demirel’den, Diyarbakır mitinginde “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyen Mesut Yılmaz’a kadar… Bu anlamda halkın pratik adımlar beklemesi kadar doğal bir tepki olamaz. Ancak mevcut kamuoyunun, savaş çığırtkanlarının ve şovenistlerin baskısı altında olması nedeniyle, bir barış durumuna hazır olmadığı göz önüne alınırsa bu adımın önemli bir adım olduğu ve pratiğe yansıması için de desteklenmesi gerektiği anlaşılırdır.

En güzel hayal, en çok ihtiyacı hissedilendir. Hiçbir Kürt’ün yüreğinden özgür ve bağımsız Kürdistan ülküsünü, hiçbir kuvvet söküp çıkaramaz. Bu ülkü yüreklerde yaşamalıdır. Ancak pratik arenada, sahip olduğunuz ülküye en yakın çözüm için savaşırsanız, akılcı bir yol izlemiş olursunuz. Bir kördüğüme dönüştürülen Kürt sorununun çözümünü kısa bir süreçte bağımsız Kürdistan olarak gören, bunu halka empoze etmeğe çalışan hangi oluşum olursa olun popülist yaklaşmış ve halkın duygularını sömürmüş olur. Halka gerçekleri anlatarak, kazanımı mümkün olan hedeflere yöneltmek, yalanlarla, kazanımı mümkün olmayanlara yönlendirmekten daha gerçekçi ve dürüst bir politikadır.

Gerçek şudur:  özgür ve Bağımsız bir Kürdistan asla bir hayal değildir. Ancak, kısa vadede böylesi bir kazanıma ulaşacağını düşünmek, gerçekçi bir yaklaşım olamaz ve uluslar arası güç dengeleri, bölgenin jeopolitik gerçekliği, Kürt halkının toplumsal karakteri göz önüne alındığında böylesi bir hedefin içinde bulunulan süreç itibariyle ulaşılması güç bir hedef olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Bu öngörü, asla ve asla bağımsız Kürdistan ülküsünün terk edilmesi değildir. Devrimsel bir süreç ile değil, evrimsel bir süreç ile ulaşılacak bir ülkünün hedeflenmesi esas alınmıştır.

Bu anlamda, ne kadar büyük bir tepki alırsa alsın, Kürt halkının yakın gelecekte stratejik olarak, gerçekleştirebileceği en ciddi çözüm federatif bir çözüm olmalıdır. çünkü uluslararası güçlerin, bölge dengelerinin benimseyebileceği, uygulanabilirliği olan en ciddi çözüm budur. Elbette böylesi bir çözüme ulaşmak için seferber edilecek kaynaklar ve tüketilecek enerji heba edilmeyecek ve karşılığı kısa vadede alınabilecektir. Ancak aksi bir hedef, yani bağımsız bir Kürdistan kısa vadede ulaşılabilecek bir hedef olmadığından, seferber edilecek kaynaklar hedefe ulaşılmadan tükenecek ve amaçlanan noktaya ulaşılmama durumu yaşanacaktır.

özgür ve Bağımsız bir ülke hedefine, özgür ve bağımsız bireylerin verecekleri mücadeleyle ulaşılabilir. Henüz kendini özgürleştirmemiş, beynini doğmatik düşüncelerden kurtaramamış, bağımsızlık ülküsünü yüreğinde filizlendirmemiş bireyler bu hedefe nasıl yönelebilir ve yöneltebilir? Hayaller uğrunda mücadele edildiği oranda gerçeğe dönüşebilir. Bir binanın temelini kepçe ile kazma imkanınız varsa, bunu kullanabilir ve kısa bir süre içerisinde bu amaca ulaşabilirsiniz. Ancak bu imkanınız yoksa ve temeli küreklerle, hatta bu bile yok ve kaşıkla kazarsanız, sizi küçümseyenler elbette olacaktır. Ancak siz kaşıkla bile temeli kazabileceğiniz bilgisine sahipseniz bu küçümseyenlere, gülüp geçenlere aldırmaz ve amacınız doğrultusunda mücadele edersiniz. Kürdistan hayali için kaşıklarla temel kazma da bir hedeftir ve asla küçümsenmemelidir.

Halka ulaşılmayacak hedefleri sunmak öncülüğün gereği olamaz. Popülist yaklaşım kısa vadede halkı mutlu kılabilir, ancak uzun vadede halkta yaratacağı hayal kırıklığı ve moralsizlik ile asıl ulaşılabilir hedeften de uzaklaşma sonucunu doğuracaktır. Böylesi bir yaklaşımdan uzak durmak doğru bir öncülük gereğidir.

Bunun yaşanmış pratik örnekleri hemen hatırlanabilir. Seçim barajının aşılmayacağı bilindiği halde halka barajın rahatlıkla aşılacağı telkin edilmiş, bu yalana kanan halk coşkuyla seçimlere katılım göstermiş ama, seçim sonrasındaki yaşanan fiyasko halk nezdinde tamiri zor hayal kırıklığı ve moralsizliğin sebebi olmuştur. Oysa en basit gerçek, seçimlere bağımsız adaylarla girme gerçekliği idi. Bu tercih edilmiş olsaydı, hem mecliste Kürt halkının temsilcileri bulunacak ve Kürt sorunu meclis bünyesinde gündemde tutulacak, hem de halkın harcadığı enerji ve fedakarlık karşılığını bulacaktı.


Kürt halkının öncüleri, artık savaştan, silahtan, öldürmekten başka mücadele yöntemleri olduğu gerçeğini kavramalı ve bunu pratik arenada sergileyebilmelidir. 21. Yüzyıl, sorunların ve anlaşmazlıkların güçlü siyasal-diplomatik mücadelelerle aşıldığı, bu mücadeleyi en doğru biçimde uygulayan oluşumların kazançlı çıktığı bir yüzyıl olarak farklılaşmaktadır. Kürt halkı, çözümsüzlükte ısrar eden oluşumlara, verdikleri mücadelenin karşılığı olmayacak kazanımları büyük bir makyajla kendisine sunan bireylere itibar etmeme gerçekliğini kavramalıdır.

Siyasal-diplomatik mücadele, demokrasi ekseninde değerlendirildiğinde asırlardır kendi topraklarında yabancılaşmayı, esareti yaşayan halkımız için özlemi çekilen özgürlük ve bağımsızlık yolunu sonuna kadar açabilecek en doğru yoldur. Günümüz siyasal normlarıyla uygunluk içindeki bu mücadele tarzının geliştirilmesinin en önemli şartı kronikleşmiş birlik sorununun kesinlikle aşılmasıdır. Birlikten güç doğar gerçeği asla küçümsenmemelidir. Halkımızın bugün içinde yaşadığı esaretin tek vebali, bu birliği gerçekleştirmekten aciz tarihsel önderleridir. Hala bu halka öncülük iddiasında bulunan ve bu vebali paylaşan karakterler, bu sorumluluğun gereği olan birliği dayatma tercihiyle halka geri dönmüş olacaklar. Aksi taktirde, kendilerini dayatma egosuyla hareket ettikleri müddetçe, hem bu vebalin ağırlığı altında ezilecek, hem de halkın nezdinde prestij kaybederek hiçler kervanına katılacaklardır.

Kuzey Kürdistan’daki tüm parti ve grupların ulusal birliği, demokratik mücadele anlayışı esas alan bir tutumla bir araya gelip, güçlerini uygulanabilir en gerçekçi çözüm için seferber etmeleri gerekmektedir. Kürt sorununun çözümü süreci egoların ve fikirsel ayrılıkların dayatılmasını, biçimsel farklılıkların ortak hedefe yönelimi engellemesini asla kabul edemez bir süreçtir. Fedakarlık ve ciddi bir katılım gerektiren bu sürece halkın öncülüğü görevine aday olan her oluşumun büyük bir özveriyle kendini katması bir zorunluluktur. Sonuçta birlik güçtür, kendin olarak var olmaktır, ruhtur, moraldir ve gerçek anlamda özgür kalmanın tek gerekçesidir.
Etiketler: PWD-K, Pwdnerin, Kurdistan, Kurd, Kürtçe